30 Haziran 2018 Cumartesi

İngilizce Diyalog Çalışması - Simple Present Tense


1
A: My name is Tom. What’s yours?
B: I’m Mary.
A: Hi, Mary. What level are you in?
B: I’m in Level Three. And you?
A: I’m in Level 3, too. So this is the right classroom.
B: Do you work, Tom?

2.
A: Yes, I do. I go to work after class. 
B: What kind of work do you do?
A: I’m a baker. I work until 7:00 pm.
B: That’s interesting.
A: Yes, it is. I bake bread and cookies.
B: I’m a baby sitter. I go to work after class too.

3.
A: What days do you work?
B: I work every day except Wednesday. And you?
A: I work every day except weekends.
B: Where do you live?
A: I live in San Francisco. And you?
B: I don’t live in San Francisco, I live in Daly City.

4.
A: Are you married?
B: Yes, I am. My husband works as a janitor.
A: Does he study English too?
B: Yes, he does. He studies at night. How about you?
A: I’m single, but I have a girlfriend.
B: I met my husband eight years ago.

5.
A: Do you have any brothers or sisters?
B: Yes, I do. I come from a large family. 
A: Really? How many brothers or sisters do you have?
B: I have four brothers and three sisters.
A: What country are you from.
B: Originally, I’m from Guatemala. But we moved to Mexico three years ago.

6.
A: Do any of your brothers or sisters live here?
B: Yes, two brothers and one sister live in San Francisco.
A: Does your sister attend City College too?
B: Yes, she does. She studies ESL. She’s in Level One. She’s married. Do you come from Mexico?
A: No, I don’t. I’m from Nicaragua.
B: How many children do you have?

7. 
A: I have two children, a boy and a girl.
B: How old are they?
A: My son is five and my daughter is seven.
B: Does your son go to school?
A: Yes, he does. He’s in kindergarten. My daughter is in second grade.
B: Do your children like school?

8. 
A: They like school very much, but they’re happy after school, too.
B: What do they do after school?
A: They always play in the playground.
B: My sister has three kids. They all go to school.
A: Does she work?
B: Yes, she does. But her schedule is flexible. She works part time.

9. 
A: You go to school every day and you also work.
B: Yes, and I also take care of my children.
A: You are a very busy person.
B: So are you. You go to school every day and you work.
A: That’s okay. I like to study.
B: What do you do in your free time?
A: I like to visit my brothers and sisters and listen to music.

10.
A: I like to read good novels and poems.
B: Where do you find books to read?
A: I go to the Mission Branch Library.
B: Where is that library?
A: It’s at the corner of 24th and Bartlett.
B: It’s just two blocks from here.

!!.
A: The summertime is cold in San Francisco.
B: I agree. It is different from my country.
A: It’s always very cold in the morning.
B: It’s foggy outside now.
A: Yes. I wear my jacket every morning.
B: I sometimes wear a sweater when it’s cold.

29 Haziran 2018 Cuma

İngilizce Diyalog Çalışması - Gündelik Yaşam


A: Is Linda busy?
B: Yes, she is. She’s washing her hair.
A: Is Ted busy?
B: Yes, he is. He’s feeding his dog.
A: I have to talk to Linda or Ted.
B: You’ll have to call back later.
2.
A: Where’s Walter?
B: He’s in the kitchen.
A: What’s he doing?
B: He’s eating breakfast.
A: I need to talk to him right away.
B: Okay. I’ll go and get him.
3.
A: Where are Mr. and Mrs. Smith?
B: They’re in the dining room.
A: Are they eating dinner?
B: Yes, they are. Do you need to talk to them?
A: No, that’s all right. I don’t want to bother them.
B: I’ll tell them you called.
4.
A: What’s Martha doing?
B: She’s watching TV.
A: Can I talk to her please? It’s important.
B: But, she’s watching her favorite program.
A: All right. I can call back later.
B: I’ll tell her you called.
5.
A: Are Bob and Judy busy?
B: Yes, they are. They’re washing their windows.
A: I need to talk them right away.
B: Is it important?
A: Yes, it is. It’s very important.
B: Okay. I’ll go and get them.
6.
A: What’s Patty Williams doing?
B: She’s fixing her bicycle.
A: I need to talk to her right away.
B: I’m sorry. She isn’t home right now.
A: She isn’t? Where is she?
B: She’s in the parking lot.
7.
A: What’s Charlie Harris doing?
B: He’s playing the piano.
A: I have to speak with him right now.
B: I’m very sorry, but he’s not here.
A: Not there? Where is he?
B: He’s at the night club now.
8.
A: Are Mr. and Mrs. Green busy?
B: Yes, they are. They’re eating dinner.
A: I want to talk to Mrs. Green, please.
B: I’m sorry. They aren’t home right now.
A: Well, where are they? Do you know?
B: Yes, they’re at Stanley’s Restaurant.
9.
A: I want to talk with Mr. Sharp.
B: I’m sorry. Mr. Sharp isn’t home.
A: Where is he? Do you know?
B: At the laundromat. Do you want to talk to Mrs.Sharp?
A: Yes, I want to talk to her. It’s urgent.
B: I’ll go and get her right now.
10.
A: Is Mr. Nathan home?
B: No, he isn’t. He’s in the park.
A: What’s he doing?
B: He’s reading today’s newspaper.
A: Okay. I’ll call back tomorrow.
B: I’ll tell him you called.

28 Haziran 2018 Perşembe

''Too'' ve ''Very'' Arasındaki Farklar

İngilizcede sık kullanımı olan ''Too'' ve ''Very'' ifadeleri genelde karıştırılmaktadır ve bu sebeple ifadelerimizde anlam karmaşası meydana gelebilmektedir. Tabi bu yayınımızı okuduktan sonra bu kompleks durum artık bizler için geçerliliğini yitirmiş olacaktır.

Girizgah olarak bu iki tabirimiz hem sıfat hem de zarftan önce gelebilir. İlişkili olduğu zarfa veya sıfata (çok) manasında güçlülük ve aşırılık katmaktadır. Tabi ikisinin de birbirinden ayrıldığı noktalar bulunmaktadır.

İlk olarak ''very'' çok, fazla, anlamı katmasının yanında cümleye veya söylemimize olumsuzluk anlamı katmaz. Bir şey çoktur, aşırıdır lakin olumsuz anlamda değil. ''Too'' Söz konusu olduğunda ise dikkatimizi çekmelidir ki ortada olumsuzluk anlamı içeren bir aşırılık, sıra dışılık mevcuttur.

1) The exam was  very difficult.
2) The exam was too difficult.

İlk cümlede sınav çok zordu anlamını çıkarıyoruz ancak zor olsa da imkansız değildi, ortada aşılamayacak bir durum yoktu ancak ikinci cümlede sınav olabildiğince zordu ve bu kadar zor olması bu sınavdan başarılı olmayı imkansız hale getiriyordu.

1) The watch is very expensive.
2) The watch is too expensive.


Yine aynı şekilde iki örneğe göz attığımızda, birinci cümlede saat fahiş bir bedele sahip lakin bütçemizi zorlayarak, bazı harcamalarımızdan kısıntı yaparak bu saati satın alabilme olanağımız bulunmaktadır. İkinci cümlede ise değil bu saati satın almak, saati alabilme hayaline düşmek bile bir saçmalık olarak hafızamızda yer ediyor. 

1) Sinem is very tall.
2) Sinem is too tall. 


Birinci ifadede Sinem'in boyu çok uzun ama bu standartlarda muadilleri elbet var dünyanın en uzun boyuna falan sahip değil ama boyu çok uzun. İkinci ifade de ise, Sinem'in boyu o kadar uzun ki sıradan ölçülerdeki bir kapıdan geçerken başını eğmesi gerekiyor gibi gibi..

Bir takım örneklerle havsalamıza iyice gömelim. Artık aradaki ayrımı yapabilmek pek de zor olmaz diye tahmin ediyoruz.

- The tea is very hot, but I can drink it.
* Çay çok sıcak ama içebilirim.
- The tea is too hot, I cannot drink it.
-* Çay çok sıcak içemem. (aşırı sıcak, içilmesi mümkün değil)

- She is too young to get married.
- English grammar is too difficult for me to understand.
- She is very young. She shouldn't be getting married at this age.
- You’re driving too fast.
- The bus was very crowded.
- Tom is a very strong man.
- A horse can run very fast.
- He was too old to swim.
- I was too sick to stand.
- I think you're too picky.
- We're still too far away.
- Don't judge me too harshly.
- I think you worry too much.
- It is too expensive for me to buy.
- It's too hot to do anything today.
- Mustafa is too stubborn to apologize.
- That bicycle is too small for you.
- Tom is too young to peel an apple.
- You are too young to travel alone. 


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

23 Haziran 2018 Cumartesi

''As If'' Açıklama ve Örnek Cümleler

As If : İngilizcede -güya, -sözde-sanki-mış gibi-gibi-cesine/casına, -tut ki  anlamlarına gelen bir bağlaçtır. Synonym(eş anlamlısı) olarak ''As though'' kullanımı ifade edebiliriz. Örneklerle beraber bu bağlacımızı anlaşılır hale getirip pekiştirelim.


- My mother shrugged, as if she didn't know.

- Annem bilmiyormuş gibisinden omzunu silkeledi.

- He looked as if he'd seen a ghost

- Hayalet görmüş gibi baktı.

- They played as if they had pride and reputations they wanted to defend.

- Sanki onurlarını ve şöhretlerini savunmak istiyorlarmış gibi oynadılar.

- Everything went so quickly and it feels now as if that was another person and not me!

- Her şey o kadar hızlı gelişti ki, şimdi o kişi ben değil de başka biriymiş gibi hissediyorum.

- He looked uninterested, as if he would rather be somewhere else.

- Başka bir yerde olmak istermişcesine ilgisiz görünüyordu.

- These sad creatures looked as if they were used to hard physical labour.

- Bu bedbaht yaratıklar sanki ağır fiziksel işler için kullanışmış gibi görünüyorlar.

- She looked as if she'd had some bad news.

- Bazı kötü haberleri varmış gibi görünüyordu.

- I felt as if I'd been lying in the sun for hours.

- Sanki saatlerdir güneşin altında anlanmış gibi hissettim.

- They stared at me as if I was crazy.

- Deliymişim gibi tuhaf tuhaf bana baktılar.

- The floods were rising and it was as if it was the end of the world.

- Sel suları sanki dünyanın sonu gelmiş gibi artıyordu.

- It looks as if you’ve not met before.

- Daha önce benimle tanışmamışsın gibi bir hava var.

- They were shouting as if in panic.

- Panik içindeymiş gibi feryad ediyorlardı.

- They felt as if they had been given the wrong information.

- Yanlış bilgilendirilmiş gibi hissediyorlardı.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

22 Haziran 2018 Cuma

''As though'' Açıklama ve Örnek Cümleler

As though: İngilizcede -güya, -sözde, -sanki, -mış gibi, -gibi, -cesine/casına anlamlarına gelen bir bağlaçtır. Synonym(eş anlamlısı) olarak ''As if'' kullanımı refere edebiliriz. Örneklerle beraber bu bağlacımızı anlaşılır hale getirip pekiştirelim.



- My mother shrugged, as though she didn't know.

- Annem bilmiyormuş gibisinden omzunu silkeledi.

- He looked as though he'd seen a ghost

- Hayalet görmüş gibi baktı.

- They played as though they had pride and reputations they wanted to defend.

- Sanki onurlarını ve şöhretlerini savunmak istiyorlarmış gibi oynadılar.

- Everything went so quickly and it feels now as though that was another person and not me!

- Her şey o kadar hızlı gelişti ki, şimdi o kişi ben değil de başka biriymiş gibi hissediyorum.

- He looked uninterested, as though he would rather be somewhere else.

- Başka bir yerde olmak istermişcesine ilgisiz görünüyordu.

- These sad creatures looked as though they were used to hard physical labour.

- Bu bedbaht yaratıklar sanki ağır fiziksel işler için kullanışmış gibi görünüyorlar.

- She looked as though she'd had some bad news.

- Bazı kötü haberleri varmış gibi görünüyordu.

- I felt as though I'd been lying in the sun for hours.

- Sanki saatlerdir güneşin altında anlanmış gibi hissettim.

- They stared at me as though I was crazy.

- Deliymişim gibi tuhaf tuhaf bana baktılar.

- The floods were rising and it was as though it was the end of the world.

- Sel suları sanki dünyanın sonu gelmiş gibi artıyordu.

- It looks as though you’ve not met before.

- Daha önce benimle tanışmamışsın gibi bir hava var.

- They were shouting as though in panic.

- Panik içindeymiş gibi feryad ediyorlardı.

- They felt as though they had been given the wrong information.

- Yanlış bilgilendirilmiş gibi hissediyorlardı.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

21 Haziran 2018 Perşembe

İngilizce Kelime Bilgisi Kazanımı [8]

Ardern gives birth to baby girl


New Zealand Prime Minister Jacinda Ardern is the second elected leader in the world to hold office while pregnant. Pakistan's Benazir Bhutto gave birth while she was prime minister in 1990.

New Zealand Prime Minister Jacinda Ardern gave birth to her first child, a girl, on Thursday, Ardern said in a posting on Instagram.

Ardern, 37, became New Zealand's youngest prime minister when she took office through a coalition deal last year after an inconclusive election, and now becomes the first woman in the country's history to give birth while in office.

Deputy Prime Minister Winston Peters has stepped in as acting prime minister and will run the country for the next six weeks while Ardern takes maternity leave, according to an agreement they published earlier.

Ardern gave birth in Auckland Hospital, the country's largest public hospital, with her partner, television presenter Clarke Gayford, at her side.

Source: Reuters

20 Haziran 2018 Çarşamba

İngilizce ''Jerk off'' Tanımı ve Örnek Cümleler

Jerk off: Argo bir kullanımdır  ve sözlük anlamı olarak mastürbasyon yapmak demektir. Argoda  Türkçeden bildiğimiz, el çekmek, 30bir çekmek, çavuşu tokatlamak, asılmak, tavşana niyet çektirmek, şakşuka yapmak, cacık yapmak, maymunu tokatlamak şeklinde anlamlara da tekabül eder. 


- ''X'' jerks off two or three times a day.

- X kişisi günde iki ya da üç defa çavuşu tokatlar.

- Last night, his girlfriend jerked him off in the car.

- Dün gece kız arkadaşı ona el işçiliği yaptı.

- Is our son jerking off again, when he ought to be doing his homework?

- Bizim oğlan ödevini yapacağı yere yine şakşuka mı yapıyor?

Mastürbasyon anlamının yanı sıra sıfat/isim olarak da kullanımı mevcuttur.


Jerk-off: Rezil, aptal, salak, andaval, dürzü gibi aşağılama niyetine hizmet eden bir anlam taşır.


- That jerk-off? He's a total douchebag.

- Bu dürzü mü? O katıksız bir andaval.

- Hey, jerk-off, quit watching the game and roll some dice."

- Hey, mal, maçı izlemeyi bırak ve zar at.

- What a jerkoff he is.

- Ne rezil biri o.

Synonym olarak: Jack off..Hand job..
Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

19 Haziran 2018 Salı

İngilizce ''Defenestrate'' Tanımı ve Örnek Cümleler

Defenestrate: Sözlük anlamı, bir şeyi ya da birini pencereden atmak, pencereden itmek şeklindedir.  Günlük dilde bu yönlü kullanılmasının yanı sıra, siyasette ya da iş yaşamında bir çalışanı ya da bir lideri görev dışı yapmak, pozisyonundan etmek, ihraç etmek, devirmek manasına gelecek şekilde de kullanımı söz konusudur.

Defenestration ise, bu fiilimizin isim formudur.
A painting of the 1618 Defenestration of Prague. 
(Photo by Christophe Boisvieux/Corbis via Getty Images)



- They threatened to defenestrate him.
- Onu saf dışı bırakmakla tehdit ettiler.

- The mass defenestration of middle management affected everyone.
- Orta kademe yönetimin toplu ihracı herkesi üzdü.

- It would not be a good time to defenestrate the Prime Minister.
- Başbakanı görevinden etmek iyi bir zamanlama olmayacak.

- The overwhelming view is that he should be defenestrated before the next election.
- Hakim görüş, onunla bir daha ki seçimden önce yolların ayırılmasıdır.

- The rebels stormed the palace and defenestrated the President.
- İsyancılar saraya saldırdı ve başkanı alaşağı etti.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

16 Haziran 2018 Cumartesi

İngilizce ''Tantalize'' Anlamı ve Örnek Cümleler

Tantalize fiili İngilizcede: Umutlandırmak, umutlanmak boşuna ümit vermek, bir kişi için umut olmak ya da umut verip yüzüstü bırakmak, birinde boş ümitler yaratmak, gösterip vermemek gibi anlamlarla karşılar bizi. Bir diğer anlam olarak ise, birine hoş bir şey vaat ederek veya bir şey vererek umut yaratıp, ardından bu şeyden kişiyi mahrum bırakarak kızgınlık ve öfke yaratmak şeklinde bir ilave yapabiliriz. Son olarak ise, yine umutlandırmak manasına karşılık gelen, bir kişiyi gerçekleşmesi mümkün olmayan şeylerle heyecanlandırmak, cezbetmek anlamını da final konsültasyon olarak verebiliriz. Örnek cümlelerle bu fiilimizin işleyine bir göz atalım.


- The boy would come into the room and tantalize the dog with his feed.
- Delikanlı odaya girer ve yiyeceğiyle köpeği heyecanlandırırdı.

- She was tantalized by the possibility of earning a lot of money quickly.
- Birden çok para kazanmanın ihtimaliyle umudu içindeydi.


- Had he left it open in order to tantalize her with a glimpse of freedom?
- In one portion of the ride there was once a naked woman to tantalize the male riders.
- Where he got all this knowledge is generally not revealed; we get only these tantalizing hints at the character's past.
- Posters and publicity photos were often tantalizing.
- The challenge to build larger aircraft has tantalized designers and pilots since the dawn of aviation.
- However, certain artifacts give tantalizing clues.
- He comments on her regal and tantalizing appearance.
- The array of topics covered by the papers in this issue is tantalizing.
- He becomes addicted to tantalizing adventures of which no one knows how they would end.
- I was disposed to tantalize my pursuer, and wear out his men.
- I caught a bit and a glimpse at a distance, just enough to tantalize me.
- He would not only draw the warriors on, but he would annoy and tantalize them.
- Anne Marie always tried to build up the suspense and tantalize her sister.
- Researchers have been tantalized by the possibility of finding a cure for the disease.
- Such ambitious questions have long tantalized the world's best thinkers.


Sorularınızı ve cümlelere Türkçe çevirilerinizi yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

15 Haziran 2018 Cuma

İngilizce ''Take for granted'' Açıklama ve Örnek Cümleler

Take someone or something for granted: Bir şeyi kanıksamak, değerini hafife almak, kıymet bilmemek ya da deyimsel bir anlam atfedersek bir şeyi ya da bir kişiyi cepte görmek, çantada keklik saymak, oldu bilmek gibi Türkçe karşılıklar çıkarabiliriz. 

You took me for granted. ifadesinden şu anlamı çıkarabiliriz örneğin:

Beni çantada keklik bildin, her işinde her zor zamanında yanında olacağımı zannettin, ne olursa olsun her durumda senin için var oluşumu bir mecburiyet, bir görev olarak gördün. gibi gibi..

- I took it for granted that I would find the perfect job.
- Mükemmel bir iş bulabileceğimi çantada keklik sayıyordum.

- It’s easy to take your parents for granted.
- Ailenizi domine etmek kolaydır.

- He seemed to take it for granted that everyone would do what he told them.
- Herkesin onun söylediklerini yapacağını zanneder gibi görünüyordu.

- We just took it for granted that the 40.000₺ was part of the normal fee for buying a house.
- 40 bin lirayı bir ev satın almak için gerekli olan ücretin bir kısmı zannediyorduk.

- The boss takes us for granted, but if we weren't here, this whole company would collapse.
- Patron bizim değerimizi bilmedi, biz burada olmasaydık bütün şirket çökerdi.

[ John's mother gave him everything in life. She worked hard in the house, giving him a nice place to live, lots of good food, the latest cell phone, computer games, and the best education she could afford. She devoted her life to her son.

All these years, John took his mother for granted. He never once said "thank you" or "I love you".

- English Forum

Bu kısa yazıda da kıymet bilmemek anlamına sahip olduğunu görebiliyoruz ]


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

12 Haziran 2018 Salı

İngilizce ''Underway'' Tanımı ve Örnek Cümleler

Underway: Bir çalışmanın, projenin, aktivitenin, eylemin, programın çalışma halinde, yapım aşamasında, geçerlilikte olduğunu, devam ettiğini belirtmemize yarayan bir ifadedir.
Sözlükte: Halihazırda, yapım aşamasında, yolda, çalışma halinde, yolunda gibi sonuçlar çıkar karşımıza.

- Economic recovery is already underway.
- Ekonomik iyileşme halihazırda devam ediyor.

- The project is underway.
- Proje devam ediyor.

- An investigation is underway to find out how the disaster happened.
- Felaketin nasıl gerçekleştiğini bulmak için bir araştırma bulunmaktadır.(devam etmektedir)

- Preparations are underway.
- Hazırlıklar devam ediyor.

- A full-scale security operation is now underway.
- Büyük çaplı bir güvenlik operasyonu şu anda devam etmektedir.

- Recruitment is well underway.
- İşe alımlar devam ediyor.

- When we arrived, the movie was already underway, so we decided to wait for a later viewing.
- Biz vardığımızda film zaten oynuyordu bu yüzden bir sonraki seansı bekledik.

- A national campaign for energy saving is underway.
- Enerji tasarrufu için ulusal bir kampanya halihazırda çalışılıyor.

- When we arrived the show was already underway.
- Biz geldiğimizde şov devam ediyordu.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

10 Haziran 2018 Pazar

İngilizce ''Such as'' Tanımı ve Örnek Cümleler

İngilizcede yaygın kullanımı olan ''Such as'' -mesela, -misal, -gibi, -örneğin gibi anlamlara gelen bir edattır.  Benzer özellik taşıyan bir diğer örnek olarak ''like'' edatından bahsedebiliriz.

- You will need some form of identification, such as a driver's license.
- Sürücü ehliyeti gibi kimliğini ibraz edebileceğin bir şeye ihtiyacın olacak.

- Questions such as the one you've asked are difficult to answer.
- Daha önce sordukların gibi sorular cevap verilmesi zor sorular.

- He liked taking things such as radios apart and putting them back together and enjoyed maths and science.
- Radyo gibi şeyleri dağıtıp bir araya getirmeyi sever, matematik ve fenden zevk alırdı. 

- The fruit and other foods such as meat, fish and eggs boost serotonin.
- Meyve ve et, balık ve yumurta gibi diğer yiyecekler serotonin sağlar.

- We wanted the freedom to sign trade deals with old friends such as India and Australia.
- Hindistan ve Avustralya gibi eski arkadaşlarla ticaret anlaşmaları imzalamak adına özgürlük istedik.

- Before making an important purchase, always ask people you trust, such as close friends and family.
- Ciddi bir harcama yapmadan önce, güvendiğiniz insanlara danışın örneğin: Yakın arkadaş, aile gibi.

- They played games such as bingo.
- Bingo gibi oyunlar oynadılar.

- A plan such as you propose will never succeed.
- Senin tavsiye ettiğin gibisinden bir plan katiyyen başarılı olmayacak.

- Mick doesn't like greasy food such as spareribs.
- Mick domuz eti gibi yağlı yemekleri sevmez.

- My father grows flowers such as tulips, pansies and daisies.
- Babam; lale, menekşe ve papatya gibi çiçekler yetiştirir.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''To pull someone's leg'' Açıklama ve Örnek Cümleler

To pull someone's leg: İngilizcede -kandırmak, -birini işletmek, -birine takılmak, -biriyle dalga geçmek, -kafa bulmak, -makara yapmak, -kafaya almak gibi anlamlara gelen bir deyimdir. Mots à mots çeviri olarak bakarsak: Birinin bacağını çekmek/asılmak anlamına bürünür lakin bizi ilgilendiren kısmı burası değildir.

- Of course I won't tell them; I was only pulling your leg.
- Tabi ki ona söylemeyeceğim; seninle sadece kafa buluyordum.

- Stop pulling my leg. You didn’t have lunch with John
- Benimle dalga geçmeyi kes! John ile öğle yemeği yemedin.

- I panicked when he said the exam was tomorrow, but then I realized he was just pulling my leg.
- Sınavın yarın olacağını söylediğinde panikledim ama sonra beni işlettiğini farkettim.

- I think he was just pulling your leg.
- Bence seninle makara yapıyor.

Mert:  The teacher is really angry with you! 
Melike: What? Are you pulling my leg
Mert: Yes, I'm only kidding.

- I was pulling his leg when I said I was going to marry Jenny but he believed me and bought me a present!
- Ona evlendiğimi söylediğimde onunla makara yapıyordum ama buna inandı ve bana bir hediye aldı.

Sorularınızı yorum kısmında belirtebilirsiniz.

9 Haziran 2018 Cumartesi

İngilizce ''Wardrobe Malfunction'' Ne demek ?

Harf harf, kelime kelime parçalarına ayırıp bu ifadeden bir anlam çıkarabilmek adına yapboz oynamaya hiç gerek yok.  ''Wardrobe Malfunction'' Türkçeye İngilizceden geçmiş ''Free kick'' ifadesinin; üzerimize giydiğimiz elbisenin umulmadık bir anda kazara mahrem yerlerimizi gün gibi yada spoiler verir gibi ortaya çıkaracak şekilde açılması anlamına gelmektedir. Tabiri caizse Türkçeden bildiğimiz ''Frikik'' ifadesi.  Tabi Türkçede frikik ifadesinin argoda kullanıldığını söylememize pek de gerek yoktur diye düşünüyoruz.

➧ Ünlü oyuncuların tarihe geçen frikikleri.
➧ Ünlü oyuncu Megan McKenna arabasına binerken frikik verdi.

➧But imagine how embrassing it would be if your wardrobe malfunction was caught by packs of photographers and broadcast worldwide.
➧It wasn't just the wardrobe malfunctions that were an endless source of mirth and exasperation.


Fikirlerinizi yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

5 Haziran 2018 Salı

İngilizce ''So that'' Açıklama ve Örnek Cümleler

So that: İngilizcede -sin diye, -mesi için, -ması için gibi amaç belirtme anlamlarına gelen bağlaçlarından bir tanesidir. Devamında fiil cümlesi kullanırız. Bir diğer eş anlamlısı için ise ''In order that'' kavramından bahsedebiliriz ancak bu kullanım biraz daha resmi (formal) kullanımlarda tercih edilir.

- I think you should study for the test so that you don't fail.
- Bence başarısız olmaman için sınava çalışmalısın.

- I’ll go by car so that I can take more luggage.
- Daha fazla bagaj alabilmek için arabayla gideceğim.

- Accept the challenges so that you can feel the exhilaration of victory.
- Zaferin çoşkusunu hissedebilmeniz için zorlukları kabul edin.

- I’ll post the CD today so that you get it by the weekend.
- Cd'yi hafta sonu alman için bugün yollayacağım.

- But a singer's job is to interpret a story so that people feel it.
- Ancak bir şarkıcının görevi insanların hissetmeleri için bir hikayeyi yorumlamaktır.

- We will take lots of blankets so that we can keep ourselves warm.
- Kendimizi sıcak tutabilmemiz için çok sayıda battaniye alacağız.


- I took shelter under a tree so that I wouldn’t get drenched in the rain.
- Yağmurda sırılsıklam olmamak için bir ağacın altına sığındım.

- She worked hard so that she would pass the test.
- Testi geçmesi için çok çalıştı.

- He walked on tiptoe so that nobody would hear him.
- Kimse onu duymasın diye parmak ucunda yürüdü.

- He worked all night so that he could get the job done in time.
- İşi zamanında bitirebilsin diye bütün geçe çalıştı.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

''No Longer-Any Longer'' Açıklama ve Örnek Cümleler

Değerli takipçilerimiz, No longer/Any longer/Not Any longer ve Any more şeklindeki zaman zarfları tamamiyle aynı manayı taşımaktadır. Anlam ...