22 Şubat 2018 Perşembe

İngilizce Kelime Bilgisi Kazanımı [7]

Ronaldo's double helps Real Madrid to 3-1 win over PSG

Ronaldo's first was a penalty that took him to 100 Champions League goals as a Real player, cancelling out Adrien Rabiot's opener for PSG. He then struck again with the second in the 83rd minute.

Cristiano Ronaldo scored twice as Real Madrid came from behind to beat Paris St Germain 3-1 on Wednesday, with the holders roaring back to life in the Champions League last-16 first leg tie after a dismal domestic campaign.

Adrien Rabiot smashed runaway Ligue 1 leaders PSG ahead in the 33rd minute but Ronaldo levelled from the penalty spot on the stroke of halftime, scoring his 100th Champions League goal for Real to set up a pulsating second half.

Ronaldo put Real in front in the 83rd minute with a scrappy strike from close range, following a cross by Marco Asensio, who made an impressive cameo appearance off the bench.

Brazilian left back Marcelo further stretched the lead in the 86th, giving PSG a tough task in the second leg at the Parc des Princes on March 6.

Source Reuters


To win over: Kazanmak.
Double: Duble (çift)
To take someone to somewhere: Birini bir yere taşımak götürmek.
Champions League: Şampiyonlar Ligi.
Goal: Gol.
As a: olarak.
Real player: Real Madrid oyuncusu.
To cancel out: İptal etmek.
Opener: Açan kimse. (gol perdesini)
To struck: Vurmak.
To score: Skor yapmak. (gol atmak)
Twice: İki kez.
To come from behind: Arkadan gelmek.
To beat: Yenmek, Vurmak, pataklamak.
Holder: Tutan şey, tutucu, sahip
Roaring: Gürleme, kükreme
First leg: İlk ayak
Dismal: Sıkıntı veren, kasvetli.
Domestic: Yerel, İç
Campaign: Sefer, kampanya, mücadele.
Smash: Kırıp dökmek, paramparça yapmak
Runaway: Kaçak, firari, sızıntı, kolay zafer.
Ahead: İleride, ileriye.
To level: Eşit seviyeye getirmek, düzgünleştirmek.
Penalty Spot: Penaltı noktası.
Stroke: Vuruş.
Pulsating: Heyecanlı, sarsmalı.
Scrappy: Bölük pörçük, derme çatma, yarım yamalak.
Close range: Yakın mesafe.
Cross: Futbolda kros koşusu.
Impressive: Etkileyici
Cameo: Sinemada yönetmenin filmde kendini kısa bir süre göstermesidir.
Bench: Yedek kulübesi, banki sıra.
Left back: Sol bek
Stretch: Uzanmak, gerinmek, uzamak.
Lead: Başta olma, önde bulunma, öncü, liderlik.
Tough task: Sıkı görev.

➥ Bazı fiillere veya kelimelere anlam verme aşamasında, parça bütününü, konseptini göze alarak kelimelere anlam vermek gerekmektedir. Bu metinde kelimeler, parça bütününe uygun düşen anlamlarından seçimler yapılarak servis edilmiştir. Çünkü bir fiilin birden fazla anlama gelmiş olduğu gerçeği vardır..


Kelime ve kavramların anlamlarına da göz gezdirdikten sonra, metni tekrar okuyun parçayı, olayı kafanızda imajine edin ve İngilizce kelime dağarcığınıza yaptığınız yatırımın tadını çıkarın.. Yorum olarakta çeviri cümlelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın.

21 Şubat 2018 Çarşamba

İngilizce ''As to'' & ''So as to'' Ne demek?

Bir edat olarak karşımıza çıkan ''As to'' kavramı Türkçe karşılık aradığımızda, ilişkin, -e gelince, konusunda, hakkında, istinaden, dair, -e ilişkin olarak, göre, ise.. gibi sonuçlara ulaşırız. Ek olarak benzer anlamlıları karşımıza ''about/concerning/related'' şeklinde de çıkar.

- There are some doubts as to her offer.

- Teklifi konusunda bazı şüpheler var.

- I can’t answer questions as to how much money workers are being paid.

- İşçilere ne kadar ödendiği konusundaki sorulara cevap veremem.

- As to where we'll get the money from, we'll talk about that later.

- Parayı nereden alacağımız konusuna gelince, bunu sonra konuşacağız.

- As to your earlier question, I don't think I know the answer.

- Daha önceki sorunuza gelince, cevabı bildiğimi zannetmiyorum.

- Sort those as to size and color.  
- Bunları boyutuna ve rengine göre sıralayın.

- I'm in a quandary as to how to deal with the problem.

- Sorunun nasıl çözüleceği hususunda ikilemdeyim.

- We are puzzled as to how it happened.
- Bunun nasıl olduğu konusunda şaşkın bir haldeyiz.


So as to: Amacıyla, maksadıyla, üzere, için, diye, -mek için anlamları için kullanılır. Kısa yoldan kavranması için pek bildiğimiz eşanlamlısı ''in order to'' kullanımıdır. Yani bir amaç durumundan bahsetmiş oluyoruz.

- She had put her hair up so as to look older.
- Daha yaşlı görünmek için saçlarını topladı.

- I will go to the cinema so as to watch new movie.
- Yeni filmi izlemek için sinemaya gideceğim.

- They made many plans so as to catch the robber.
- Soyguncuyu yakalamak için bir sürü plan yaptılar.

- I will do my best so as to teach you English.
- Sana İngilizce öğretmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

15 Şubat 2018 Perşembe

İngilizce ''How come'' Ne demek?

Dili İngilizce olan metinlerin, diyalogların içinde mestan bir halde dolanıp dururken karşınıza birden how come  ..... ?  ile başlayan bir soru gelmiş, ve birden afallamış olabilirsiniz veya bir gün olabilir. Çıkmazın içine düşmeye hiç gerek yok  gayet basit bir ifadesi mevcut.

How come: İşin özü bir şeyin nasıl veya niçin olduğunu sorgulamak için klasik soru giriş cümlesidir. Siz de denemek isterseniz eğer, sorunuza ''how come'' ile başlayın ve niyetinizi belirtin :)

- How come you didn’t go to the concert last weekend?
- Geçen hafta konsere neden gitmedin?

- How come he is going to give a speech at the wedding.
- Düğünde nasıl konuşma yapacak?

- How come your French is getting so much better?
- Fransızcan nasıl bu kadar çok iyi olabiliyor?

- So how come you missed the plane?
- E uçağı nasıl kaçırdın ?

Uyarı: Örneklere dikkatle bakıldığında ''how come'' kullanımın ardından cümle soru cümlesi
şeklinde değil düz fiil cümlesi olarak gelmektedir. Yani, 

How come didn’t you go…?   gibi bir dönüşüm bu kullanımda doğru değildir.

- How come you went .... ?  

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''Beside'' vs ''Besides'' Farkları

Beside: Ekseriyet olarak bildiğimiz üzre, yanında, yanına demektir. Bu edat için kompleks bir durum yoktur.

- Sit beside me.
- Yanıma otur.

- There was a small table beside the bed, on which there was a book.
- Yatağın yanında üzerinde kitap olan bir masa vardı.

- I'm walking beside her.
- Onun yanında yürüyorum

- His house seems small beside mine.
- Benimkinin yanında onun evi küçük görünüyor.

- She seems short beside her sister.
- Kız kardeşinin yanında kısa görünüyor.

- While he was reading a newspaper, his dog was lying beside him.
- Gazete okuyorken, köpeği yanında uzanıyordu.

Besides: Üstelik, ayrıca, bunun yanısıra, bununla birlikte, hem de, başkaca, ayrıca, kaldı ki, -den başka gibi anlamlara hizmet eder. İngilizce'de eş anlamlılarından, ''in addition'' ya da ''also'' örneğini arz edebiliriz. Bağlaç olarak kullanıldığında virgül kullanırız.

- I have no time for that, and besides, I don't have any money.
- Bunun için zamanım yok dahası hiç param da yok.

- Besides lending books, libraries offer various other services.
- Kitap kıralamanın yanında, kütüphaneler başka hizmetler de sunar.

- You're the only person I know besides me who likes classical music.
- Benim dışımda klasik müziği seven bildiğim tek kişisin.

- Besides playing tennis, she skis very well.
- Tenis oynamasının yanısıra, çok iyi kayak yapar.

- He speaks two languages besides English.
- İngilizce'den başka iki dil konuşur.

- Besides being a businessman, he is a musician.
- İş adamı olmasının yanısıra, o bir müzisyen.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''Between'' vs ''Among'' Arasındaki Fark..

Between: Arasında anlamını taşır. Arasında derken birbirinden ayrı duran, ayrı konumlandırmış iki cismin yada bir cisim topluluğunun arasında olmasından bahsediyoruz. Altını çizerek tekrar ifade edelim iki ayrı şeyin arasında bulunan bir varlığın ifadesinde kullanmak durumundayız.

- We have a door between our offices.
- Ofislerimizin arasında bir kapı var.

- Our holiday house is between the mountains and the sea.
- Tatil evimiz denizin ve dağların arasındadır.

- He was sitting between Mahir and Tuğrul.
- Mahir ve Tuğrul'un arasında oturuyordu.

- There is no connection between them.
- Aralarında bir ilişki yok.

- Don't ask me to choose between you and my children.
- Benden çocuklarım ve sen arasında seçim yapmamı isteme.

- I had to make a choice between chocolate and vanilla.
- Çikolata ve vanilya arasında seçim yapmak zorunda kaldım.

- It happened between eight and ten.
- Sekiz ve on arasında oldu.

- There's often a fine line between confidence and arrogance.
- Kibir ve güven arasında her zaman ince bir çizgi vardır.

- What's the difference between American and British English?
- Amerikan İngilizce'siyle İngiliz İngilizce'si arasındaki fark nedir?

Among: Anlam yine aynıdır, arasında demektir ancak bu defa birbirinden tam olarak ayrılmamış, karmaşık durumda yada onlarca şeyin arasında bulunan bir kavramı ifade etmede kullanırız.

- The ancient fountain was hidden among the trees.
- Eski kaynak ağaçların arasında saklıydı.

- Ceyda and her mother were among the new arrivals.
- Ceyda ve annesi yeni gelen yolcuların arasındaydı.

- Soner and Pelin were among the ones who didn't come.
- Gelmeyenleri arasında Soner ve Pelin'de vardı.

- I sat among them.
- Onların arasında oturdum.

- He is popular among us.
- O aramızda popülerdir.

- This is the best among his works.
- İşleri içinde bu en iyisidir.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

14 Şubat 2018 Çarşamba

İngilizce ''Matter'' Kapsamlı Kullanım Kılavuzu..

''Matter'' kavramının İngilizce'de kendine yer bulduğu kullanımları ele almaya kalksak makaleler, tezler yazmak üzerinde epey zaman harcamak icab eder. Gelin bu yayınımızda öyle yapalım..

Sözlükleri karıştırdığımızda yüzeysel olarak ''önemli olmak'', ''mesele'' ,''konu'' ''cisim'' gibi meallar ile karşılaşırız. Ancak mesele bu kadarından ibaret değil.

- This matter doesn't concern you.
- Bu mesele seninle igili değil.

- What is your opinion on this matter?
- Bu konuda senin düşüncen nedir?

It doesn't matter: İlgilenmiyorum, önemli değil, farketmez.

- It doesn't matter why.
- Neden olduğu önemli değil.

- The price doesn't matter.
- It doesn't matter what he said.
- It doesn't matter what I do.
- It doesn't matter how small it is.
- It doesn't matter to me if you take this book.
- It doesn't matter who says that, it's not true.
- It really doesn't matter to me.

A matter of time/hours/time etc : Bir zaman ifadesiyle kullandığımızda ''bir kaç'' anlamı taşır. Süre olarak az bir zamanı kastediyoruzdur. Bir şeyin olması ''an meselesi'' diyebiliriz.

- It's just a matter of time before you go broke.
- Dımdızlak kalman an meselesi.

- It's just a matter of time before Tom gets into trouble again.
- It’ll only be a matter of hours before he gets back

As a matter of course: elbette ki, haliyle, gayet tabii, doğal olarak, vazife gereği gibi anlamlar taşır.

- As a matter of course, you must complete your final project in order to receive a passing grade.
- Geçer not almak için doğal olarak final projeni tamamlamalısın.

- I lock my car doors as a matter of course whenever I get out of my car

Be a matter of opinion: Türkçe'den bildiğimiz ''herkesin düşüncesi farklıdır'', '' tabi kişiden kişiye değişir'' ifadelerinin ruh ikizidir.

- She’s a great singer. That’s a matter of opinion.
- O Harika bir şarkıcı. Tabi bu benim düşüncem (başkası katılmayabilir)

- I know it's a matter of opinion, but I think that living in the city is more enjoyable than living in the suburbs.
- Biliyorum (herkesin düşüncesi farklıdır) ama şehirde yaşamak bana göre kenar mahallelerde yaşamaktan daha keyif verici.

Be another matter: ''Orası ayrı konu'', ''Ayrı mesele'' dersek yanlış söylemiş olmayız.

- That's another matter.
- Bu ayrı mesele.

- I know which area they live in, but whether I can find their house is a different matter.
- Nerede yaşadıklarını biliyorum ama evlerini bulabilip bulamayacağım ayrı mesele.

Grey matter: Zeka, akıl, beyin gücü manasındadır.  

- We could use your gray matter as we try to solve this problem.
- Bu sorunu çözmek için senin gray matter'ını kullanabiliriz.

A matter of life and death: Ölüm kalım meselesi!

- That's a matter of life and death.
- Bu ölüm kalım meselesi.

- Making light of cavities can be a matter of life and death.
- She told the doctor to hurry as it was a matter of life and death.

Mind over matter: İrade, akıl gücüyle fiziksel sorunların, rahatsızlıkların üstesinden gelmek. İnanç meselesi, kafada halletmek gibi..


- How does he manage to work when he’s so ill? Mind over matter.
- Çok hastayken nasıl çalışıyor?  - İrade işi.

- Once your mind has fully accepted the suggestion that you are well, you immediately start to feel better. This is mind over matter.
- Bir defa zihnin tamamiyle iyi olduğun fikrini kabul etti miydi, birden daha iyi hissetmeye başlarsın. Bu irade meselesi (inanç meselesi)

No matter: Önemli değil, önemi yok, çokta umrumda.

- We'll get them to talk no matter what it takes
- Ne gerektiğinin önemi yok konuşmalarını sağlayacağız.

- I'll stand by you no matter what others may say.
- I'm happily married, no matter what anyone says.
- No matter how heavily it snows, I have to leave.

To take matters into your own hands: İpleri kendi eline almak, kontrolu eline almak.

- I'm just going to have to take matters into my own hands and start supervising the work directly.
- Derhal ipleri kendi elime alacağım ve işi direkt olarak idare etmeye başlayacağım.

The matter at hand: Önceliği olan veya halihazırda tartışılan konu mesele vazife herhangi bir şey olabilir. 

- Let's get back to the matter at hand. Don't get distracted
- Konumuza geri dönelim. Dikkat dağınıklığı olmasın.

For that matter: Bu meseleyle ilgili olarak, bu sebepten, bu yüzden denilebilir.

- Sam is quite arrogant. So is his sister, for that matter.
- Sam bayağı kaba. O yüzden kardeşi de öyle.
- I didn't sleep well last night. I actually haven't slept well all week, for that matter.

The root of the matter: Konunun özü, can alıcı noktası.
Go to the root of the matter: Konunun özüne gelmek, sadete gelmek.

- Here's the root of the matter.
- Before we get to the root of the matter, I'd like to assure each of you that your jobs are secure.

No easy matter: Kolay değil, herkesin harcı değil, kolay iş değil.

- Choosing the colour for the drawing-room walls was no easy matter.
- Setting up an interview with her was no easy matter.

Matter, madde demektir.

- Matter is the physical part of the universe consisting of solids, liquids, and gases.

Matter, birinin bir derdi, sıkıntısı, problemi olduğunda bunun ne olduğunu sorgulamanın yoludur.

- Hüseyin, what's the matter? You don't seem happy.
What's the matter with your office?


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''As a matter of fact'' Ne demek?

As a matter of fact: Gerçekten, Hakikaten, doğrusunu istersen, aslına bakarsan, işin aslı, aslında, hatta, esasen, aksine, dahası, gerçek şu ki gibi anlamlara gelen bir yapıdır. Bir konu hakkında ekstra bilgi vereceğimiz durumlarda ya da bir durum veya eylem için karşıt fikir belirteceğimiz zamanlarda kullanırız.

- Sinan is not a lazy boy. As a matter of fact, he works hard.
- Sinan tembel bir çocuk değil, aksine çok çalışır.

As a matter of fact, that movie was boring.
- Doğrusunu istersen bu film sıkıcıydı.

As a matter of fact, it is true.
- İşin aslına bakarsak, doğru.

- As a matter of fact, I dislike him.
- Aslında ondan hoşlanmam.

As a matter of fact, she is my sister.
- Dahası o benim kız kardeşim.

- The shoes are still stylish, and as a matter of fact , I'm wearing a pair right now.
- Ayakkabılar hala moda, hatta bir çiftini hala giyiyorum.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

10 Şubat 2018 Cumartesi

İngilizce ''In order to'' ve ''In order that'' Kullanımları ve Farkları..

In order to: İngilizce'de bu yapıyı bir eylem ve durumun -ması için, -amacı ile, -mek/mak için şeklinde ifade edilişindi kullanıyoruz.Şöyle şöyle olsun diye/olması için böyle yapıyorum yada böyle yaptım şeklinde algılayabiliriz. Yani bir amaç bir hedef gözetiyoruz.

Kullanımı ise in order to + verb infinitive olarak ifade edilebilir.

- Adem came home early in order to see the children before they went to bed.
- Adem çocukları yatmadan önce onları görmek için eve erken geldi.

- I came early in order to get a good seat. 
- Oturacak iyi bir yer almak için erkenden geldim.

- I am saving money in order to study abroad.
- Yurt dışında eğitim almak için para biriktiriyorum.

- I hurried in order to catch the first train.
- İlk treni yakalamak için acele ettim.

In order to do that, you have to take risks
- Bunu yapmak için risk almak zorundasın.

- What should I do in order to save time?
- Zamandan tasarruf etmek için ne yapmalıyım?

In order that, Anlam olarak aynıdır ancak bu yapının devamında genelde ''modal'' yapılarından birini kullanırız ve haliyle bu da devamında cümle 'verb phrase' kullanmamız anlamına gelir daha çok akademik dilde kullanılır yani formal bir özelliğe sahiptir.

- I send them daily reports in order that they may have full information about their children’s progress.
- Çocuklarının gelişimleri hakkında tam bilgi sahibi olmaları için onlara günlük raporlar gönderiyorum.

- He raised his hand in order that the taxi might stop.
- Taksinin durması için elini kaldırdı.

- He did everything in order that he could get the prize.
- Ödülü alabilmek için herşeyi yaptı.

- They study in order that they may enter the university.
- Üniversiteye girebilmek için çalışıyorlar.

- The individual sacrifices in order that he may reap his reward or receive his compensation.
- Kişi ödülünü almak  ya da emeğini elde etmek için kendini feda eder.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''Would Rather'' Konu Anlatımı..

İngilizce'de ''Would Rather'' yapısını tercih, seçim durumlarında kullanıyoruz ya da bir eylem ve durumu başka bir tanesinden daha fazla yapmak istediğimizi veya tercih ettiğimizi ifade ederken kullanıyoruz.


- I'd rather die.
- Ölmeyi tercih ederim/yeğlerim.

- I would rather go to the concert tonight.
- Bu gece konsere gitmeyi tercih ederim.

- I would rather have a coffee
- Kahve istiyorum/kahveyi tercih ederim.

➮Ya da bahsettiğimiz gibi bir şeyi başka bir şeye tercih ederm gibi ifadelerde kullanılır.. ve ''than'' kullanılırız.

- I'd rather stay than go.
- Gitmektense kalmayı tercih ederim.

- I would rahter go to a movie tonight than study lesson.
- Bu gece ders çalışmaktansa sinemaya gitmeyi tercih ederim.

- I'd rather walk than take a bus
- Otobüse binmektense yürümeyi tercih ediyorum.

- I would rather starve than steal.
- Çalmaktansa aç kalmayı tercih ederim.

- I'd rather be a bird than a fish.
- Balık olmaktansa kuş olmayı tercih ederim.

- I'd rather stay home than go out in this weather.
- Bu evde kalmayı dışarı çıkmaya tercih ederim.

➱Olumsuz form,  would rather + not şeklindedir.

- I'd rather not discuss that.
- Bunu tartışmamayı yeğlerim.

- I'd rather not talk about it here.
- Burada bu konu hakkında konuşmamayı tercih ederim/konuşmak istemem.

➯Past formu ise would rather + past participle V3 şeklindedir.

- The movie was amazing, but I would rather have gone to the party last night.
- Film harikaydı ama dün geçe partiye gitmeyi tercih ederdim.

➯Progressive şekli ise, would rather + be + -ing olarak ifade edilebilir.

- I would rather be lying on a beach in Antalya than be sitting in class right now.
- Şu an sınıfta olmak yerine Antalya'da plajda sere serpe uzanmayı tercih ederim.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce Even/Even If/ Even though Konu Anlatımı..

İngilizce'de Sık Sık karşılaştığımız dil elemanlarından bir tanesi de kuşkusuz ''Even'' kavramıdır.

Even, zarf işlevindedir ve hatta, bile gibi anlamlar taşır. Sürpriz bir durum, beklenmedik anlar, alışılmadık sıradışı olay ve hadiseler ortaya çıktığında kullanılır.

- He didn’t even have enough money to pay for ticket.
- Bileti ödeyecek kadar parası bile yoktu.

- You love me, even after the terrible things ?
- Berbat şeylerden sonra bile beni seviyor musun ?

- Some people can't even read.
- Bazı insanlar okumayı bile bilmiyor.

- I work even on Sunday.
- Pazar günü bile çalışıyorum.

- Human beings will live for 150, even 200 years by the end of the century.
- İnsanoğlu yüzyılın sonuna kadar 150, hatta 200 yıl yaşayacak.



- Don't even talk to Hale.
- Hale'yle konuşma bile.

- I feel even worse than I look.
- Görümdüğünden bile daha fazla kötü görünüyorum.

- It was so easy, even a child could do it.
- Bir çocuk dahi yapabilse bile, çok kolaydı.

- He didn't leave her even after all she had said.
- Söylediklerinden sonra bile onu terketmedi.

Even though ve Even If, anlamca -e rağmen  veya -sa bile şeklindedir. İngilizce'de synonim (eş anlamlısı) ''in spite of the fact that'' veya ''although'' yapılarıdır.

- Even though she was busy, she came to see me.
- I think they’re amazing, even though they haven’t won any games this season.

Even if, beklenmedik sıradışı ekstrem durumlarda söz konusu olduğunda kullanılır.

- I’m still going to go swimming in the sea even if it rains.
- Yağmur yağsa bile yüzmeye gideceğim.

- She will come even if she is tired.
- Yorgun olsa bile gelecek.

- Even if he does something bad, he'll never admit it.
- Kötü bir şey yapsa bile katiyyen kabul etmez.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''Would'' Kullanımları Detaylı Anlatım

İngilizce'de sık sık karşımıza çıkan ''Would'' yapısı için ayrı ayrı yayın paylaşmaktansa tüm kullanımlarını madde madde bu yayınımızda ele alıyoruz.

Would, yapısını kullandığımız durumlardan bir tanesi, gerçek dışı hayali durumlardır.

- I would love to visit Paris.
- Aah ah Paris'i ziyaret etmek isterim/istiyorum.

- I would like to be professional dancer.
- Profesyonel bir danscı olmak isterim.

Would like / would love kullanımlarını burada görüyoruz. Bu iki kullanımda aynı zamanda istiyorum demenin kibar yoludur.

- I would like to pick you up, but I’m late for a meeting
- I would love to pick you up, but I'm late for a meeting.
- I would like to ask a question. 
- I would like to make a request.

Would love ise, bir şeyi çok istediğimizin tercümesidir.

Would, reported speech kullanımı mevzu bahis olduğunda ''will'' yapısının past (geçmiş) formudur.

Hakan: ''I will be late.''
- Hakan said that he would be late.


Would, yine gerçek dışı hayalini kurduğumuz olmasını istediğimiz durumlar için kullanılır. Şöyle şöyle olsaydı böyle yapardım gibi.. 

- If I won the lottery, I would travel the world.
- If I had worked harder, I would have passed the exam.


Would, yapısının bir diğer kullanımı ise, geçmişte tekrarlanana eylem ve durumların ifade edilişinde yer bulmasıdır.

- When I was young I would do my homework every evening.
- In the summer we would always go swimming.
- When I was child, my father would read me a story at night.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

9 Şubat 2018 Cuma

İngilizce Can/Could Ability Konu Anlatımı..

Bir tür modal olan Can/Could -e bilmek yapılarında sistem şu şekilde işlemektedir.

Can, fiziksel becerileri anlatmada kullanılır.

- I can lift that heavy stone.
- Bu ağır taşı kaldırabilirim.

- Mustafa Kasnak can run fast.
- She can jump high.

Can, çoğunlukla, see, hear, feel, smell, taste fiilleriyle kullanılır.

- I can see Gülhane Park from my office in İstanbul.

Can, sahip olunmuş, elde edilmiş becerileri ifade edilirken kullanılır.

- I can play the guitar.
- I can hardly swim.
- He can read and write.

Can, Olasılıkları ifade etmede kullanılır.

- Anybody can make a mistake.
- You can buy a ticket from any store.
- We can see Dicle over there.


Can, Informal, yani resmiyet dışı samimi durumlarda izin, rıza anlamlarında kullanılır.

- I'm not ready right now, you can leave.
- When you finish your work, you can be off.

Ancak resmiyetvari bir durum ortadaysa may tercih edilir.

Olumsuz form,

Cannot veya can't şeklindedir. can not gibi bir kullanım yoktur.

Could, past formudur ve beceri yetenek ifadelerinin geçmiş zamandaki varlığını ifade ederken kullanırız.

I could lift the box but you couldn't.

''Be able to'' kullanımı ile ''Can'' kullanımının arasındaki benzerliklere ve  farklara bakmanızı şiddetle öneririz.

İçeriğe ulaşmak için tıklayın: İngilizce ''Be able to'' vs ''Can/Could'' Detaylı Anlatım

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

7 Şubat 2018 Çarşamba

İngilizce Atasözleri Deyimler ve Türkçe Karşılıkları..

1) Don't count your chickens before they hatch.

Yumurtalar çıkmadan tavukları sayma çıkarımı yapılabilir. Yani bir şeyin gerçekleşmesinden emin olmadan veya o her ne ise vuku bulmadan adım atma kararlar verme.


Zengin Türkçemizden bir karşılıklar verecek olursaak,


- Dereyi görmeden paçayı sıvama.

- Doğmamış çocuğa don biçilmez.

2) A bird in the hand is worth two in the bush.


Eldeki bir kuş, çalılıkta duran iki kuştan daha değerlidir. Hali hazırda sahip olduğumuz şeyler, bizim için ulaşamadığımız veyahut ulaşması, sahip olması zor şeylerden daha önemlidir daha kıymetlidir. 


Türkçe'mizden örnek verecek olursak,


- Eldeki serçe damdaki güvercinden iyidir

- Bugunkü tavuk yarınki kazdan iyidir
- Bugünün tavuğu yarının kazından iyidir.

3) A penny saved is a penny earned.


Biriktirilen peni (para) kazanılan penidir. Para biriktirmek davranışı, aynı şekilde para kazanmak manasına da gelir. Gayet doğru..



Türkçe'de ise karşılıklarından bir tanesi, o hepimizin bildiği meşhur atasözüdür,

- Damlaya damlaya göl olur.


4) A picture is worth 1000 words.


Bir resim binlerce kelimeye değer. Hakikaten de öyle çok hakikat dolu bir söylev.


5) Actions speak louder than words.


Eylemler kelimelerden yüksek sesle konuşur. Yani sürekli laf ebeliği yapan, ancak icraat söz konusu olduğunda sıfır icraat gösteren kişilerden bahsedilir ve bu tür insanlarında ne çevresine ne de kendisine faydası olmadığı aşikardır.


Türkçede ise,


- Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

- Lafla peynir gemisi yürümez.  > Bizim favorimiz :)

6) Add insult to injury.


Bunu Türkçeye çevirmek amorf bir mana çıkarabilir. Bozuk olan, zarar görmüş berbat bir duruma bir de başkası darbe vurur, zarar verir.


Türkçede, 


- Tüy dikmek

- Yaraya tuz basmak
- Kaş yapayım derken göz çıkarmak

7) Barking up the wrong tree.


Yanlış ağaca havlamak gibi bir şey. Belki köpeğin biri koşturduğu kedinin hangi ağaca tırmandığını takip edememiştir yanlış ağaca havlıyordur :) Herneyse.. Aman beklediğimiz, yardım bulacağımız bir kişiden beklentimiz doğrultusunda medet  bulamayız da yanlış kapıyı çalmış oluruz mesela..


Türkçedeki envanterimizden bu duruma cuk oturan bir tanesi,


- Yanlış kapıyı çalmak.


8) Birds of a feather flock together.


Şu birbiriyle aynı karaktere sahip olan, birbirine benzeyen insanlar için.. tabi bu defa olumsuz yerici bir mana hakim..


- Davul bile dengi dengine çalar

- İt ulur, birbirini bulur
- Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş

9) Don't bite off more than you can chew.


Çiğneyebileceğinden fazlasını ısırma. Sindirebileceğin, çiğneyebileceğin kadarını kopar yemeye çalış çok da mantıklı..


Türkçe envanterimizden bir kaç örnek,


- Yutamayacağın lokmayı ağzına alma

- Boyundan büyük işlere kalkışma

10) Break the ice between..


Anlam çırılçıplak ortada.. Aradaki buzları eritmek.. İnsanlar küser, darılır, husumet yaşar aralarında buz kütleleri oluşur ya o soğukluk hali..


11) Not to compare apples to oranges.


- Sapla samanı birbirinden ayırmak.


12) Costs an arm and a leg.


Değeri bir kol bir bacak maliyeti kadarmış. Bu uzuvlara paha biçilebilir mi bir insan için? Hayır. O zaman taşıdığı anlam bir şeyi fahiş fiyatlarda değerinin olması, çok pahalı olması.


- Bir servete mal olmak

- Çok pahalıya mal olmak.

13) Do unto others as you would have them do unto you.


Klasiklerden bir tanesi,


- Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.


14) Don't cry over spilled milk.


Dökülmüş sütün arkasından ağlama diyor iş işten geçti diyor.


Türkçe'mizde buna biz neler diyoruz,


- Olmuşla ölmüşe çare yok

- Ölenle ölünmez.

15) Every cloud has a silver lining.


Her bulutun gümüş astarı(kaplaması) vardır.


Peki biz ne deriz,


- Her hayırda bir şer her şerde bir hayır vardır.

- Gün gelir devran döner.
- Her yokuşun bir inişi vardır.
- Gün doğmadan neler doğar.
- Her işte bir hayır vardır.
- Her gecenin bir sabahı vardır.

16) Searching for needles in a haystack: Samanlıkta iğne aramak.

- It’s like searching for needles in a haystack, but we found one needle.

17) Don't roll the dice if you can't pay the price.

Ödeyeme yapamayacaksan zar atma. Gayet mantıklı bir öneri.

Peki güzel Türkçemizde buna ne tür karşılıklar var?

- Boyundan büyük işlere kalkışma.
- Sonuçlarını göze alamayacağın işe kalkışma.
- Adımını atmadan önce iyi düşün
- Yiyemeyeceğin ****ın altına yatma. [argo]


Devamı gelecek..

6 Şubat 2018 Salı

İngilizce Count in / Count on / Count with / Count out / Count against Tanımları..

Count fiilini birincil anlamı ve phrasal verb biçimleriyle ele alalım.

Count: Birincil anlamı saymaktır. Sayı saymak veya bir şey saymak.

- I'm counting the pages of book.    
- Kitabın sayfalarını sayıyorum.

- Count from 10 down to zero.        
- 10'dan 0'a kadar say.

Count on someone/something: Birine güvenmek, inanmak, bel bağlamak.  [rely on] 

- I'm counting on your help.  
- Senin yardımına güveniyorum.

- The whole class was counting on me. 
- Bütün sınıf bana güveniyordu.

- You can always count on him to lend you money.
- Ona ödünç para vermek konusunda her zaman güvenebilirsin.

Count someone for something: Birine bir şey için güvenmek.

- You can always count on him for good advice.
- İyi nasihatlerinden dolayı ona her zaman güvenebilirsin.

Count someone to do something. Birine bir şey yapması için güvenmek.

- I  can count on you to be on time.
- Vaktinde orada olman konusunda sana güvenebilirim.

Count in: Var etmek, içine almak, saymak, katmak. [to include] Türkçe'den bildiğimiz bir etkinlik, organizasyon olduğunda ''beni de say'' dediğimiz durumlar bir örnektir.

- If you're going to the party, count me in.
- Partiye gidiyorsan beni de say/kat.

Count against: Aleyhine dönmek, zararına olmak.

- Your  irresponsability will count against you
- Sorumsuzluğun zararına olacak.

Count out something: Bir şey dağıtmak.

- She counted out three apples to each child.
- Her bir çocuğa üç elma dağıttı.

Count someone something: Birini bir şey saymak, farzetmek.

- She was counting herself lucky to have survived the crash.
- Kazadan sağ kurtulduğu için kendini şanslı sayıyordu/kabul ediyordu.

To Survive the crash: Kazadan sağ kurtulmak.

Count with someone: Biri için önem arz etmek, önemli olmak.

- You really count with me
- Benim için önem arz ediyorsun.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

''No Longer-Any Longer'' Açıklama ve Örnek Cümleler

Değerli takipçilerimiz, No longer/Any longer/Not Any longer ve Any more şeklindeki zaman zarfları tamamiyle aynı manayı taşımaktadır. Anlam ...