31 Ocak 2018 Çarşamba

İngilizce ''Due to'' ve ''Because of'' Anlatımı ve Farkları..

İngilizce'de sıklıkla karşılaştığımız yapılardan olan ''Due to'' ve ''Because of'' kullanımları anlamca -den ötürü, sebebiyle, -yüzünden -nedeniyle ifadelerine karşılık gelmektedir. Anlamları açısından abesle iştigal bir durum yoktur Ancak cümle içindeki konumları ve yapılarına bağlı karakteristik özellikleri farklı olmasından ötürü kullanıldığı durumlar birbirilerinden farklı olacaktır. Bu ayrım pek göze çarpmamaktadır ve haliyle ikisinin de ait olmadığı yerlerde kullanılması çarpık,eğreti görünen bir İngilizce ortaya çıkarabilir. Gelin detaylarıyla inceleyelim.


Due to: Bu bir sıfattır.(adjective) Türkçe'den de bildiğimiz gibi sıfatlar her daim isimleri (nouns,pronouns) niteler. Dolayısıyla da cümle içinde kullanıldığında ismi nitelemesi gerekecektir.


- His failure was due to his carelessness. 
- Başarısızlığı dikkatsizliği yüzündendi.

Örneğe göz atalım. ''his failure'' isimdir ''onun başarısızlığı''. Yani ''Due to'' ismi nitelemiş olmaktadır.

- He failed due to his carelessness.
- He failed because of his carelessness. ✔

Aynı anlamı bir fiil cümlesiyle (subject + verb) vermek istediğimizde ise yanlış bir kullanımda bulunmuş oluyoruz. Bu kez ''due to'' kendi görevi dışında bir fonksiyona sahip olmuştur. İlk bakışta çok doğal bir kullanım gibi görünebilir lakin ''he failed''  cümledir ve ''due to'' sıfat olduğundan ve ismi nitelemesi gerektiğinden ötürü bu cümlede kullanımı doğru olmaz.


- My father's cough is due to smoking.
- Babamın öksürüğü sigara içmesinden ötürüdür.

Neyi niteliyor > My father's cough.

- The accident was due to his careless driving > The accident.
- My low grade was due to lack of study. > My low grade.
- The accident was due to the drunken driving of a certain film star. > The accident.


Because of: Bu bir zarftır ''adverb'' Dilbilgisi envanterimizi karıştırdığımızda zarfların fiili niteler özellikleri olduğuna ulaşmamız pek vaktimizi almaz. Dolayısıyla ''Because of'' fiil cümlelerini ''subject + verb'' nitelemekle yükümlü olacaktır. 

- I could not sleep because of the noise.
- Gürültüden dolayı uyuyamadım.

Burada uyuyamamış olmam yani sonuç kısmı ve buda bir fiil cümlesidir.

- The train stopped because of the storm. > The train stopped.
- We couldn't go out because of the rain. > We couldn't go.
- I got angry because of what my father said. > I got angry.
- I canceled my appointment because of urgent business. > I canceled.
- The man put off his wedding because of a traffic accident. > The man put off.


Örneklerle konu daha anlaşılır hale gelmiştir umarız. Bu da neydi böyle kafam karıştı keşke bildiğim bana yetseydi, ben bu farkı bilmeden de kendimi idare ettiriyordum şimdi nasıl çıkacaz işin içinden gibi sitemlerde bulunan olursa şayet, hhiiiç gerek yok çünkü birileri bir yerlerde bu keşmekeş duruma bir çözüm üretmiş ve ''Due to'' mu yoksa ''Because of'' mu hangisini kullanacağım şimdi kuşkusuna bir formül bulmuş oda ''CAUSED BY''.


Caused by, bir nedenden ötürü kaynaklanan anlamına gelir ve sıfattır. İkilemde kaldığımız durumlarda cümle içindeki malum yere ''caused by'' yerleştiriyoruz ve karşıdan bir daha gözlüyoruz cümleyi eğer cuk oturduysa bilinmelidir ki orayı hakeden ''due to'' olacaktır.


- The accident was due to his careless driving. ✔
- Kaza onun dikkatsiz sürmesinden ötürüydü.

- The accident was caused by his careless driving. ✔
- Kaza onun dikkatsiz sürmesinden kaynaklandı.

- The accident was because of his careless driving.

YADA;

- I could not sleep because of the noise. ✔

- I could not sleep caused by the noise.
- I could not sleep due to the noise.

Bu örnekte ise bir uyumsuzluk göze çarpmaktadır.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

30 Ocak 2018 Salı

İngilizce In spite of / Despite / Although / Even though Kullanımları..

İngilizce'de bu üç kavram -e rağmen, -buna karşın, -sına rağmen gibi anlamlara gelmektedir. Sadece kullanım söz konusu olduğunda yapısal ve cümle dizimi hususunda farklılıklar ortaya çıkmaktadır bu başlıkta bu kullanımları ve farklılıklarını inceleyelim:


In spite of / Despite: -e rağmen, - karşın, -diği halde anlamlarına gelir. Kendilerinden sonra isim veya zamir kullanabiliriz.

- We enjoyed our block party in spite of the rain.
- Yağmura rağmen partimizin tadını çıkardık.

- In spite of being insulted, he managed to keep his temper.
- Aşağılanmasına rağmen, öfkesini kontrol etmeyi bildi.

(being insulted) burayı fiil cümlesi olarak düşünmeyin, gerund ile fiilden isim olusmustur. ''aşağılanma''

- I love him despite his faults
- Hatalarına rağmen onu seviyorum.

- Despite our efforts, we failed after all. 
- Çabalarımıza rağmen, sonunda başarısız olduk

- Despite his young age, he did a very good job
- Genç yaşına rağmen, çok iyi iş yaptı.

⧫Ya kardeşim neden dili kullanırken bu şekil ambargolara maruz kalıyoruz yok sadece isim gelirmiş zamir gelirmiş cümlecik ilave edip öyle kullanmak istiyorum diye isyan edecek olan olursa onları da rahatlatacak havadisimiz var. Onlar da ''In spite of the fact that'' ve ''Despite the fact that''.

In Spite of the fact that: Bu defa anlam yine aynı lakin devamında cümle veya cümlecik konduruyoruz.

- In spite of the fact that she's rich, she says she's poor.
- Zengin olmasına rağmen, fakir olduğunu söyler.

- In spite of the fact that she was busy, she came to see me
- Meşgul olduğu halde, beni görmeye geldi.

- Tolgay is a nice guy in spite of the fact that he has a lot of money.
- Çok parası olmasına rağmen, Tolgay iyi bir çocuk.


Despite the fact that

- I still love her so much despite the fact that she left me.
- Beni terkettiği halde onu hala çok seviyorum.

- Despite the fact that we trained for hours, we lost the game.
- Saatlerce antrenman yaptığımız halde oyunu kaybettik.


Although:  Anlamımız yine aynıdır. -olsa bile, -e karşın, -dığı/diği halde, -rağmen gibi.. Devamında ise bir fiil cümlesi getiririz.

- I'll be there, although I may be late.
- Geç kalsam bile, orada olacağım.

- Although it rained, everyone had a good time.
- Yağmur yağmasına rağmen, herkes iyi vakit geçirdi.

- Although it is raining heavily, I must go.
-Şiddetli yağıyor olsa bile, gitmem lazım.

Even though: Bu kullanımımız ''although'' dan biraz daha fazla güçlüdür anlamca. Kullanımı ise aynıdır. Hemen akabinde fiil cümlesi getiriyoruz.

- Even though he's very old, he's healthy
- Çok yaşlı olduğu halde, sağlıklı.

- Even though he apologized, I'm still furious.
- Özür dilemesine rağmen, hala sinirliyim.

- Even though I didn't want to cry, I did.
- Ağlamak istemediğim halde, ağladım.

Though, kullanımı ise in spite of ile aynı anlamdadır.

-Though it was rainy we put on our jackets and went for a walk .


Sorularınızı yorum kısmında paylalabilirsiniz.

26 Ocak 2018 Cuma

İngilizce Let's/Why Don't?/ Shall I/Shall We Teklif Öneri Kullanımları

Bu yayınımızda İngilizce'de teklif, öneri ifadelerinde kullanımı oldukça yaygın olan kalıpları farklı örneklerle  beraber  inceleyelim cümle içindeki oluşumlarına teknik açıdan göz atalım.


Let's {Let us}: Türkçe olarak anlam yüklersek, ''Yapalım'', ''edelim''  ''haydi şöyle şöyle yapalım'' şeklinde karşılık bulabiliriz. Yani bir şeyler yapmamız adına benim bir fikrim var ve bu önerimi arz ediyorum..

Let us/Let's +  fiilin yalın hali. şeklinde basit bir formülümüz var. 

- Let's go to a movie.
- Haydi filme gidelim.

- Let's stay home
- Evde kalalım.   

- Let's meet on saturday.
- Haydi cumartesi buluşalım.

- Let's start the party.
- Partiye başlayalım.

- Let's eat dinner together from time to time.
- Ara sıra akşam yemeğini beraber yiyelim.

- Let's wait here till he comes back.
- O gelene kadar burda bekleyelim.


⃕örnekler bu şekilde çoğalabilir. Farkettiyseniz her cümlede ''haydi'' ünlemi yok çünkü bu Allah'ın emri değildir tamamen sizin tercihinize bağlı, olmuş olmamış pek bir şey değiştirmez.

Why don't: Soru cümlesini andıran bir başlangıcı var evet, zaten mesele de tam bu şekilde. Önerimizi soru sorarak ortaya atıyoruz Türkçe'den de aşinayız elbette bu duruma. ''Neden bu hafta sonu balığa gitmiyoruz?'', ''Neden bu akşam dışarı çıkmıyoruz?'' bakın anımsadınız hemen.. Bu kez ise ifademiz arkadaşçıldır.


- Why don't we make barbecue this weekend?
- Bu hafta sonu neden mangal yapmıyoruz? (Yapsak ya)

- Why don't I give you some advice?
- Sana neden biraz akıl vermiyorum ki? (Veriym ben, senin akla ihtiyacın var)
- Why don't we creat a website?
- Neden bir web sitesi kurmuyoruz ki?  

- Why don't we lend a car?
- Neden bir tane araba kiralamıyoruz? (Kiralayalım gezelim tozalım)


Shall I / Shall We: Eğer ''Shall'' başlığımızda da olduğu gibi I ve We kişi zamiriyle birlikte soru şeklinde ifade ediliyorsa, konuşmacının tutumu bir öneride bulunmaktır veya ortaya attığı düşüncenin tasvip olup olmadığını, kabul edip edilmeyeceğini sormuştur.

- Shall I shut the door? It's okay for you ?
- Kapıyı kapatayım mı? Olur mu sence ?

- Shall we go to theatre? It's okay?
- Tiyatroya gidelim mi? Tamam mısın?

- Shall we go home?
- Shall we begin now?
- Shall we take a taxi?
- Shall I drive you home?

➲ Ek olarak ''Shall we'' ''Let's'' ile ifade edilmiş cümlelerin arkadasından gelebilir ve soru eklentisi olarak görev icra edebilir.

- Let's go early, shall we?
- Erken gidelim. Olur mu? 

- Let's sing a song. Shall we?
- Şarkı söyleyelim. Tamam mı?

How about: Bu kez de aynı anlamdan bahsediyoruz arkadaşlar.

How about + verb ing
How about + present simpe

şekilleriyle kullanım mevcuttur. Yine ortaya bir öneri atıyoruz.

- How about starting a fight club?
- How about having a dinner?

- How about we play soccer?
- How about you come to me tonight?

What about / How about:  aynı şeyden bahsediyoruz sadece farklı formül söz konusudur.
ve yiyecek içecek konusunda öneride bulunduğumuz durumlarda yaygın kullanım vardır.

What about + a noun phrase (isim)
How about + a noun phrase 

- What about a cup of tea?
- How about a coffe?


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce Kelime Bilgisi Kazanımı [6]

Mother Teresa

Mother Teresa, was a Roman Catholic religious sister and missionary who lived most of her life in India. She was born on August 26, 1910 in today's Macedonia, with her family being of Albanian descent originating in Kosovo.

She was famous for founding the Missionaries of Charity, a Roman Catholic religious congregation, which in 2012 consisted of over 4,500 sisters and is active in 133 countries. Its mission was, in Mother Teresa's own words, to care for:

"the hungry, the naked, the homeless, the crippled, the blind, the lepers, all those people who feel unwanted, unloved, uncared for throughout society, people that have become a burden to the society and are shunned by everyone."

Members the Missionaries of Charity must adhere to the vows of chastity, poverty and obedience as well as a fourth vow, to give "wholehearted free service to the poorest of the poor".

Mother Teresa recieved numerous honours including the 1979 Nobel Peace Prize. In 2003, she was beatified as "Blessed Teresa of Calcutta". A second miracle credited to her intercession is required before she can be recognised as a saint by the Catholic Church.

She suffered a heart attack in Rome in 1983 while visiting Pope John Paul II. After a second attack in 1989, she received an artificial pacemaker. In 1991, after a battle with pneumonia while in Mexico, she suffered further heart problems. She offered to resign her position as head of the Missionaries of Charity, but the sisters of the congregation, in a secret ballot, voted for her to stay. Mother Teresa agreed to continue her work as head of the congregation. She died on September 5, 1997.


Roman Catholic: Katolik Roma.
Sister: Burada anlam Hristiyanlıkta kadınlara mahsus olan bir profil.
Descent: Soy.
Originating: Kökenli
Charity: Hayırsever, hayırseverlik.
Missionary: Misyoner.
Congregation: Cemaat, topluluk.
Consist of: -den oluşmak.
Over: Üzerinde.
To care for: İlgilinmek, bakımını istlenmek.
Hungry: Aç.
Naked: Çıplak.
Homeless: Evsiz.
Crippled: Sakat, kötürüm. / To cripple: Sakatlamak, felce uğratmak.
Blind: Kör
Leper: Dışlanmış, cüzzam hastalığı olan.
Burden: Yük, Yük taşıyan.
To shun by someone: Birinden çekinmek.
The vows of chastity: Bağlılık yemini.
Poverty: Yoksulluk, fakirlik.
Obedience: İtaat, bağlılık.
Wholehearted: Candan, samimi, içten.
To Receive: Almak, teslim almak
Including: Kapsayan, dahil olmak üzere, içeren
Nobel Peace Prize: Nobel Barış Ödülü.
Beatified: Kutsanmış, arınmış, aklanmış.
Honour: Şeref, onur
Blessed Teresa of Calcutta: Kalküta'nın kutsanmış Teresa'sı. (Kalküta: Hindistan'da bir yer)
Miracle: Mucize.
Intercession: Şefaat, rica.
To credit to: Atfetmek, hamletmek.
Required: Gerekli.
To Recognise: Tanımak, kabul etmek.
Saint: Aziz.
To suffer a heart attack: Kalp krizi geçirmek.
Pacemaker: Örnek alınan kişi, alanınca öncü.
Battle: Savaş, mücadele.
Pneumonia: Zatürre, saplıcan.
Secret ballot: Gizli oylama.
To stay: Kalmak, bırakmamak.
Head of something: Bir şeyin başı, lider, yönetici..
To agree to do something: Bir şey yapmayı kabul etmek.
To die: Ölmek.


➥ Bazı fiillere veya kelimelere anlam verme aşamasında, parça bütününü, konseptini göze alarak kelimelere anlam vermek gerekmektedir. Bu metinde kelimeler, parça bütününe uygun düşen anlamlarından seçimler yapılarak servis edilmiştir. Çünkü bir fiilin birden fazla anlama gelmiş olduğu gerçeği vardır..


Kelime ve kavramların anlamlarına da göz gezdirdikten sonra, metni tekrar okuyun parçayı, olayı kafanızda imajine edin ve İngilizce kelime dağarcığınıza yaptığınız yatırımın tadını çıkarın.. Yorum olarakta çeviri cümlelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın.

25 Ocak 2018 Perşembe

Was/were Going to Gerçekleşmemiş Plan ve Niyetler..

İngilizce'de am/is/are going to + verb infinitive  kalıbını gelecekteki plan ve eylemlerimiz için kullanıyorduk. burada hem fikiriz bir itirazımız yok [Future Tense].

- I'm going to buy a computer.
- Bir bilgisayar alacağım.

- I'm going to go to the concert tomorrow.
- Yarın konsere gideceğim.

- I'm going to get up early this morning
- Bu sabah erken kalkacağım.

- I'm going to say home on my day off.
- İzin günümde evde kalacağım/duracağım.

Evet örneklerimize göz attığımızda neyden bahsettiğimizi de hatırlamış olduk.


➤ Was/were going to + verb infinitive şeklinde bir kullanım ortaya çıkardığımızda ise, geleceğe dair gerçekleştirmek istediğimiz eylemleri yani niyetlendiğimiz şeyleri veya eylemek dökmek istediğimiz planları hayata geçirememiş olduğumuzu belirtmiş oluruz..


- I'm going to get up early this morning. > Bu sabah erken kalkacağım.

➮Niyetimiz nedir? Bu sabah elken kalkmak. Ama gaflete düştük, uyku tatlı geldi kalkamadık veya;

- I was going to get up early this morning, but I couldn't. I didn't sleep early.
- Sabah erken kalkacaktım ama kalkamadım çünkü erken uyumadım.

➮Yani kafamdaki niyetimi gerçekleştiremedim Erken uyuyamadığım için erken de kalkamadım.


-  I'm going to say home on my day off. > İzin günümde evde kalacağım.

- I was going to stay home on my day off but I had too much work at the office.
- İzin günümde evde duracaktım ancak ofiste bir sürü iş vardı.. Yani evde duramadım.

➮Türkçe'de bizim de bu şekilde kullanımlarımız vardır. Mesela deriz;

⇰ Sözde ben bu pazar bütün gün evde yatıyordum ama nerdee iş yerinden aradılar mesai yaptım. Evde yatamadık kısacası.


- We were going to go swimming but it rained. We didn't go.
- Yüzmeye gidicektik/sözde gidiyorduk ama yağmur yağdı gitmedik.

 - I was going to go buy a car but I couldn't. It needed a lots of money.
- Araba alacaktım ancak alamadım. Çok para gerekiyordu.

➯Bu şekilde benzeri kullanım Past Perfect ve Past Continuous  ile de mümkündür.

- I'm hoping to see you one more time before you left..
- Gitmeden seni bir defa daha görmeyi umuyorum..

- I was hoping to see you one more time before you left but I couldn't. I had a car accident.
- Gitmeden önce seni bir kez daha görmeyi umuyordum ama yapamadım. Araba kazası geçirdim.

I had hoped to..    ''  ''   ''   ''  ''   ''   ''   ''  '' gibi gibi.. 



Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

24 Ocak 2018 Çarşamba

İngilizce ''Be Supposed To'' Anlamı ve Kullanımları..

İngilizce'de ''Be Supposed to'' hangi anlamlara sahiptir ve kullanımı ne şekilde olur inceleyelim.


➤ Bir şeyin ger.ekleşmesi, eyleme dökülmesi hususunda içinde bulunduğumuz beklentiyi ifade ederken, yada bir şeyin olması veya olmaması adına niyetimizi belirtirken kullanırız.

- Ömer is supposed to arrive tomorrow.
- Ömer yarın gelecek olmalı. (gelecektir)

- The concert is supposed to begin at 21:00
- Today is supposed to be sunny.
- What am I supposed to do?
- I'm not supposed to be here.


➤ Bir diğer yaygın kullanımı ise bir eylem ve durumun olmasının gerçekleşmesinin izin dahilinde olmadığı durumlardır. Bir nevi yasak gibi düşünebiliriz.

- You're not supposed to talk.
- We were not supposed to leave the room.
- I'm not supposed to drink alcohol.


➤ Diğer bir yaygın kullanım ise ''should'' kipiyle aynı anlama gelmesidir. Birine öğüt, nasihat, tavsiye verdiğimiz durumlarda..

- You are supposed to listen to your parents.
- You're supposed to say yes.
- What are we supposed to do?
- You’re supposed to make a copy of the contract before you send it.
- What are you supposed to do if you are involved in a traffic acident?


➮Bu kullanımın past formunda ise, yerine getirilmemiş bir söz, beklenti, sorumluluk veya vaat olduğu anlamını çıkarabiliriz.

- Melih was supposed to call me last night.
- Melih arayacağını söylemiş ancak aramamış.

- Ercan was supposed to give me some money.
- Ercan para vereceğim demiş ama vermemiş.


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''Should Have'' Geçmiş zaman kullanımı [Past Form of Should]

İngilizce'de ''Should'' kipinin geçmiş zamanda da kullanımı mevcuttur. Bunun Türkçe'de karşılığı nedir diyecek olursak; -mış olmalıydım, -meliydim, malıydım.. şeklinde örneklendirebiliriz. Yahu tam nerede lazım olur bu sorusuna ise, daha çok yapmamız gereken bir eylem, bir sorumluk veya bir görev vardı ve biz onu yapmadık.. Sonrasında ah vah ediyoruz durum açıkça bu şekildedir.

Formülümüz;

Should have + Past participle yani Verb3 şeklindedir.

- I should have called you sooner.
- I'm really tired today. I should not have worked too much.
- I shouldn't have shouted at my girlfriend.
- I should have bought more food.
- I should not have forgotten my passport.
- You should not have hidden your brother's keys.
- She should not have drunk so much beer.
- I didn't do well on the exam. I should have studied harder.
- We went to a movie, but it was a waste of time. We should not have gone to the movie.
- I shouldn't have spent so much money.

Olumsuz formları da örneklerde vardır ve görüldüğü gibi oldukça basittir.

➮Ek olarak; Ought to ve had better kullanımlarının past formları içinde aynı usül geçerlidir.



- I ought to have studied.
- I had better have taken care of my dog.


⧪ ''Must'' için gelecek ve geçmiş zaman kullanımları mümkün müdür diye soracak olursak, internet kaynakları genel manada ''Must'' kipinin geçmiş ve gelecek zamanla ilgili anlamının ve kullanımının olmadığını yada kullanımından kaçınılması gerektiğini ifade etmektedir.


Should/Ought to/Had better konu anlatımı için Yazımızı okuyun;

İngilizce Should/Ought to/Had better (Advisability) Kullanımları 

İngilizce Should/Ought to/Had better (Advisability) Kullanımları..

İngilizce'de Should/Ought to/Had better  gibi kipleri kabaca tavsiye durumlarında kullanmaktayız. Kompleks bir tarafı yoktur ölçüt bildiğimiz tavsiye, öneri derecesindedir. Bu kullanımların söz konusu olduğu bir ifadede '' Bu benim fikrim, benim tavsiyem, yapsan iyi olur, böylesi daha güzel'' gibi yaklaşımlar olduğunu anlayabiliriz. Must/Have to derecesinde aşırı zorunluluk anlayışı bu kullanımlar için yoktur.

➮Her üç kullanımın ardından fiil mastar halinde gelir.

- You Should study harder.
- Daha sıkı çalışşsan/çalışmaşısın. 

- You should quit smoking.
- Sigara içmeyi bırakmalısın.

-You should tell the truth.
-We should always obey laws.
-When should I return the home?
-How much should I feed my puppy?
-Do you think I should go alone?
-You should always do your best.



-You ought to thank her.
-You ought to ask him for advice.
-He ought to go there.
-I ought to study tonight. 
-You ought to love your hommates.

şeklinde örnekleri uzatabiliriz.

➮Olumsuz formları ise; Should not/Shouldn't ve Ought not/oughtn't şeklindedir.

Had better kullanımının bu kullanımlara göre ince bir ayrımı söz konusudur ve blogumuzda başka bir yayın içinde anlatımına ulaşabilirsiniz.

Tıklayın; ⟹ İngilizce Had better kullanımları  ⟸


Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

23 Ocak 2018 Salı

İngilizce ''FUCK'' Fiili Çeşitli kullanımları..

İngilizce'de FUCK fiilinin ne anlama geldiğini İngilizce'yle hiçbir ilgisi olmayan kişiler bile az çok bilmektedir. Cinsellik eylemini icra etme anlamına gelmesinin yanında Küfür, sitem, isyan, öfke, aşağılama yerine göre şakalaşma  durumlarında da tıpkı Türkçe'de de olduğu gibi argotik kullanımları da çok doğal olarak mevcuttur. Kısacası küfür, argo her dilin neredeyse vazgeçilmez bir parçası bir uzvudur. Elbette ki bu yayınımızda İngilizce dil ediniminde İngilizce öğrenenler için yaptığımız bu çalışmanın gayesi, bu dilde nitelikli küfür eden kişiler yetiştirmek değildir. Film, kitap, günlük kullanılan dil bunların tümünde kendine yer bulur argo ve bu sebeple bu şekilde başlık açmamızdaki bakış açısı, bu konunun İngilizce'nin bir parçası olmasıdır ve kullanılır kullanılmaz o şahısların ilgi alanları ve yaşayış biçimleriyle ilgilidir. Dolayısıyla biz İngilizce'nin vücudunda barındırdığı her bütünü ve parçaları blogumuzda yayınlamayı hedeflemiş bulunmaktayız. Lafı daha da uzatmadan, dil konuşmaya başlayalım ve dilbilgisel kullanım formlarına ve Türkçe'de nasıl anlamlarla eşdeğerdir bunları görelim..



FUCK: Birincil anlamı zaten sözlüklerde de karşılaşılan cinsel ilişkiye girmek şeklindedir.

➮Tek başına ünlem olarak ''Fuck!'' öfke veya acı halinde haykırış veya feryad ifadesi olabilir.
➮''Have sex'' kullanımın kaba ve argo versiyonudur.

WHAT THE FUCK: Bir dil refleksi olarak Türkçe'de sinir, öfke, sıkıntı veya yerine göre mizahın küfür seviyesine dahil edilerek kullanıldığı anlarda refleks veya iradeli olarak ağzımızdan çıkan cümlecikler veya sözcüklerdir. Bunlara örnek vermek uygun düşmez zaten örnekler kafanızda canlanmıştır.. İngilizce'de bu kalıbı tek başına kullanabildiğiniz gibi, devamında öfke, intikam vs hissi içerisinde olduğunuz cümle veya kavramı ekleyebilir, birlikte bir kullanım elde edebilirsiniz.


- What the fuck!
- What the fuck are you doing here ?
- What the fuck are you talking about ?
- What the fuck are you thinking?



➮Hedef dilde bu kullanımlara anlam vermek, artık söz konusu dilin kültürüne ahlak seviyesine yaşayış biçimine bağlıdır.

HOLY FUCK: Süpriz bir durumdaki tek soluklu haykırışınızı ifade etmeye yarar jargon camiasında. Bu defa öfke, acı yok aksine sevinç patlaması bir anlık hüküm sürmüş diyebiliriz yada şok olduk bir şeyler gelişti falan..

- You look into your bank account and see an extra 10.000₺.
- Holy fuck !

- Banka hesabınıza bakıyosunuz ve fazladan 10.000tl hesabınızda. Sonuç? Holy fuck!

➮Eş anlamlısı olarak, Holy shit/Holy fucking tedavüldedir.


FUCK YOU/HIM/HER/THEM/THAT: gibi gibi gider.. Bir şeye veya birine sinirden kudurduğunuz, öfkeden çıldırdığınız anlar olabilir veya bu ruh hallerine bağlı olarak aşağılamak, yerin dibine sokmak tutkusu.. İşte o şey veya o kişi bu fiile maruz kalır.  Ruh hali ve beyin merkezi sistemi saldırganlık üzerine programlanmış durumdadır.


- Fuck you!
- En bilindikleri hiçbir şey bilinmiyorsa bile bu muhakkak vardır.

- Someone stole your wallet.
- Fuck him!

-Cüzdanınızı çaldı biri ve tepki; onu ben şöyle ...

- I have to pay 2000₺ to the bank.
- Fuck that!


➮Screw you/him/her gibi kafadar kullanımı da mümkündür.


GO FUCK YOURSELF: Bir üstteki kullanımla aynı anlama sahiptir. Spesifik bir anlam yüklemek gerekirse, kızarıp bozararak ''sen git kendini .... '' şeklinde Türkçe karşılık verebiliriz. Nerede lazım olacak bu diyorsanız, vaziyet aynı; sinir, öfke, gıcık olma, kıl kapmak vb.. Bir üsttekinin aynısıdır dedik ya haliyle bu defa da bir saldırganlık edası olduğunu söylemek durumundayız.

- Take a good look and then go fuck yourself.

- Someone asks you if you want to pay for the bill.
- Hey why don’t you go fuck yourself.



FUCK NO/ FUCK YEAH: Tepkinize şiddet  katmak, sizde ne seviyede önemli bir etki yarattığını vurgulamak istediğinizde başına bundan bir tane ekleyebilirsiniz.

- Do you want to watch new season of ''Prison Break'' ?
- Fuck yeah!

- Are you  willing to hang out with me ?
- Fuck no!

➮Hell no or hell yeah kullanımları da bugün bu dakikalarda birilerince kullanılıyordur.

DON'T FUCK ME OVER: Bu kullanım ise, Türkçe'de ''beni kazıklama'', '' bana dümen yapma'' ''beni satma'' gibi söz kalıplarının argo düzeyindeki mevcut kullanımlarıyla aynı yere tekabül etmektedir.

- You fucked me over! You said you would be there to pick me up.


ARE YOU FUCKING WITH ME ?: Bu kez ise, ''Benimle maytap mı geçiyorsun?'' ''Benimle alay mı ediyorsun'' ifadesinden bahsediyoruz. Tabi ki bu kadar kibar değil, argoda nasıl karşılıkları varsa o hali işte.


- Did you just say you can eat 15 pieces of bread in one sitting. Are you fucking with me?
- Bir oturuşta 15 ekmek mi yedin? Ya sen benimle maytap mı geçiyorsun? gibi..


STOP FUCKING AROUND: Bu defa ise ortada hallolunması gereken bir mesele, yapılması önemli olan bir iş varken boş boş durmak, gereksiz işlere vakit harcamak durumunun karşılığında kullanılması muhtemel bir kalıptan söz ediyoruz. '' Ya yapılacak bir sürü iş var, sen böyle böyle yapıyosun, lüzumsuz işler peşindesin'' gibi.. Argo belleğinizde bu tutuma eş düşen bir karşılık varsa anlam vermek size kalmış.


- Stop fucking around on Internet and let’s get to work.
- Bir baba çemkirmesi duyuldu sanki..

FUCK UP:

To fuck up: Çok mühim derecede kötü bir şey yapmak.
To fuck someone up: Birini fena şekilde kırmak, üzmek yaralamak.

- We broke our father's painting which he spend much money.
- We fucked up! > Kibarcası, Çamura battık! Şimdi yandık!


THAT'S FUCKING STUPID: Fucking sıfatlara vurgu yapmak için ifade edilebilir.

- I'm so fucking thirsty now. Give me some barrels of water.

WHAT A STUPID FUCK: Fuck bazı durumlarda isim olarak kullanılır. Ancak ifade edilmesinin öncesinde neye ''fuck'' dedik bu belirgindir.

- Cezmi lost her keys again, what a dumb fuck.

I DON'T GIVE A FUCK: Umrumda olmaz, Banane çok da dertti, vur patlasın çal oynasın salla gitsin ben yapacağımı yaparım gibi anlamların daha argotil formlarından bahsediyoruz.


- Stop! it’s dangerous!
- I don’t give a fuck, I’m going.

➮Give a shit bir diğer kullanımıdır.

⧫Teknoloji mağazasındasınız arkadaşınız tutturdu Iphone marka telefonun son modelini alacağım diye. Siz engel olma çabasındasınız, ürün çok pahalı tuttunuz kolundan dışarı çıkarmaya çalışıyorsunuz. O da inatçı kafaya koymuş alacak ve size hiddetlendi;

- I don't give a fuck, I'm buying it.


FUCK OFF: Listede bilindiklerden bir tanesi var. Defol git, Kaybol modellerinin daha kabası, daha küfür içeren şekli.


- A homeless person asks you for money and you say, “Fuck off.”
- Olmadı :(

WHERE THE FUCK WE ARE: Nereye geldiğinizi bilmiyorsunuz ve seviyeyi dibe indirgeyerek sordunuz Neredeyiz ulan biz ? Tabi bu kadar değil seviye daha aşağıda.. Yorum sizin.

FUCKING + CARE YADA + KNOW: Bu iki fiile fucking eklediğinizde ifadenize fazladan hiddet, şiddet ve kabalık katmış olursunuz.

- Did you finished your homework?
- I already told you, I don’t fucking care.
 Bitmez bunun okulu..

SHUT THE FUCK UP: Shut up (Kapa çeneni) talebinin kabaca hali değil artık seviyenin efendiliğin kol gezemediği şekli.


FUCK UP: Dünyaya, kendisine, insanlığa, küresel ısınmaya, büyüyen şehirleşmenin olumsuz etkilerine karşı (tamam uzatmayalım) zerre etkisi, faydası olmayan aksine problem çıkaran edebaz, kopil, gereksiz insanlara denir.

- Cemil such a fuck up. All he does is cause problems.
  Cemil seni tenzih ediyoruz. sen iyisin, güzel bir insansın..


WHO THE FUCK ARE YOU?: Sen kimsin lan, Sen de kim oluyorsun ifadeleri bile kabayken bu kullanım daha da aşağıda.. Ayıp tabi şayet kullanımı var dil yaşayan bir canlı, bunlar da hayatta faal olarak yaşamını idame ettiren dil elemanları.


MOTHER FUCKER, FUCK FACE, FUCKTARD: Aptal, şerefsiz, gerizakalı gibi ve bizim söylemeye dilimizin varmadığı diğer anlamlar..

Final olarak ''Mother Fucker'' hakaret, küfür, aşağılama kategorisinde popülaritesi, kullanımı revaçta ve anlamı pis kullanımlardan biridir.

Her ne olursa olsun ''Fuck'' kelimesini gerçekten olağan üstü bir durum olmadıkça kullanmaktan uzak durmak icab etmelidir. Sonuç itibariyle İngilizce ana dilimiz olmadığından bu tanımlardan haberdar olsak dahi, herhangi bir anglofon ile iletişim halindeyken veya sosyal medyada kullanmaya yeltendiğimizde karşı taraf için farklı anlaşılabilir ve bu da nahoş bir durum ortaya çıkarabilir, bağlantınız beklenmedik bir raddeye gelebilir. Bu yüzdendir ki özellikle altyazılı yabancı dizi/film seyrederken bu tür argo kelime ve kullanımlara Türk çevirmenler farklı farklı Türkçe karşılık atfetmektedirler. Bu çevirmenin inisiyatifindedir ve genelde kaynak dildeki argo kullanımlar toplum ahlakı gibi sebeplerden ötürü tüm çıplaklığıyla hedef dile aktarılmaz.



Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

İngilizce ''Do'' ve ''Make'' Arasındaki Farklar..

İngilizce de sık sık karşılaştığımız ''Do'' ve ''Make'' fiilleri tek başına yapmak anlamları dışında bir çok alanda kullanımlara sahiplerdir. Her ikisinin de kendi yapılarında kullanımları da şart olmaktadır biri bir diğerinin işine karışmamalıdır diyelim.. Bu yayınımızda kapsamlıca bu fiilleri hangi durum ve eylemlerde kullanırız anlamlarıyla beraber ele alacağız..


DO fiilini kullanmayı yeğelediğimiz durumlar;

HOUSEWORK: Ev işleri

- I was too tired to do the housework.
- Ev işi yapmaktan çok yorgundum.

- Our mothers do laundry at home.
- Annelerimiz evde çamaşırlarımızı yıkarlar.

My hommate told me:
- I’ll make dinner if you do the dishes this evening.
- Bu akşam tabakları yıkarsan akşam yemeği yapacağım.

- Yesterday I did shopping and met my college friends.
- Dün alışveriş yaptım ve okul arkadaşlarımla buluştum.

İstisnai olarak:  Make the bed > Yatağı hazırlamak.

Battaniye/yorgan hazırlamak, çarşaf sermek vb..



WORK / STUDY: İş veya eğitim manasında çalışmak..


-This week I'm too busy. I have to do some work for our new project.
- Bu hafta çok meşgulüm. Yeni projemiz için bazı çalışmalar yapmam lazım.

- Don't go out tonight. You have to do your homework.
- Bu gece dışarı çıkma. Ödevlerini yapmalısın.

- Our company do business with clients in many countries.
- Şirketimiz bir çok ülkede müşterileriyle iş yapmaktadır.

- You did a good job organizing this activity.
- Bu etkinliği organize ederek iyi iş yaptın/çıkardın.

- I’m doing a report on company's policy.
- Şirket politikası hakkında rapor hazırlıyorum.  '' Writing a report '' de kullanılır.

- We’re doing a course at the weekend.
- Hafta sonu kursa gidiyoruz.

TAKING CARE OF YOUR BODY: Kişisel vücud bakımıyla ilgili olmak..

- I do at least  an hour of exercise every day.
- Her gün en az bir saat egzersiz yaparım.

- I am busy doing my hair.
- Saçlarımı yapmakla meşgulüm.

-  I just did my nails and they’re still wet.
- Tırnaklarımı henüz boyadım hala ıslaklar. (kurumadılar)

GENERAL GOOD OR BAD ACTIONS: Genel olarak yapılan iyi veya kötü şeyler..

- Are you doing anything special for your wedding?

- I think I did pretty well in the exam.

- Everyone did badly on the exam.

- Some non-profit-making organizations has done a lot of good in the community.

- Do your best!

MAKE fiilini kullanmayı tercih ettiğimiz durumlar;

FOOD: Yiyecek.. 

-I’m making breakfast  it will be ready in about fifteen minutes.

- Make me a toast.

- I will make tea for the requests.

- I made a reservation for 11:00

MONEY: Para ..


- I like my job, I make  much money. (para kazanmak)

- The new company made a profit within its first year. (kazanç elde etmek)

- I made 250₺ selling my old books on the internet.


RELATIONSHIPS: İlişkiler..

- It’s hard to make friends when you move to a big city.

- The young couples made love on the beach during their honeymoon.

- The other kids made fun of Ömer  when he got glasses, calling him “four eyes.” (alay etmek)

- Sevgi and Ceyhun made up after the big fight they had last week. (ilişkiyi onarmak)

COMMUNICATION: İletişim..

 - I need to make a phone call. (Arama yapmak)

- I see, You made a joke, but it wasn’t very funny and no one laughed. (şaka yapmak)

- The President made some good points during the meeting. (önemli noktaya temas etmek)

- I made a bet with Yavuz to see who could do more pull-ups. (iddiaya girmek)

- This morning We made a complaint with our internet provider about their terrible service.
( şikayette bulunmak)

- I need to make a confession: I was the one who told your secret. (itiraf etmek)

- The boss  made a speech about the company's policy. (konuşma yapmak)

- Can I make a suggestion? (öneride bulunmak)

- It’s difficult to make any predictions about the future of the economy.(tahminde bulunmak)

- When I asked him about the work, he started making excuses about how he was too busy.
(mazeret sunmak)

- I made a promise to help her. (söz vermek)

- I’d like to make an observation about our trip plan. (gözlemde bulunmak)

- My mother made a few critical comments on my life.(yorum yapmak)


PLANS & PROGRESS: Plan ve gelişim..

- We’re making plans to travel to France next year. (plan yapmak)

- I’ve made my decision. I'm going to study mathematics.(karar vermek/seçim yapmak)

- You made a few mistakes in your life. (hata yapmak)

- The students are making good progress. (gelişim göstermek)

- I’m making an effort to stop smoking this year. (çaba göstermek)

- I can’t make up my mind. (karar vermek)

- Scientists have made an important discovery in the area of genetics in USA (buluş yapmak)

- I’m making a list of everything we need for the party. (liste hazırlamak)

- Can you make sure we have enough money for the trip? (doğrulamak)

- Getting few hours of sleep makes a big difference in my day. (fark yapmak)



Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz..

''No Longer-Any Longer'' Açıklama ve Örnek Cümleler

Değerli takipçilerimiz, No longer/Any longer/Not Any longer ve Any more şeklindeki zaman zarfları tamamiyle aynı manayı taşımaktadır. Anlam ...