18 Mart 2018 Pazar

İngilizce ''In return'' Açıklama ve Örnek Cümleler

İngilizcede karşılık olarak, karşılığında, buna karşılık anlamlarını vermeye yarayan ''in return'' kullanımı İngilizceyi yeni öğrenenler için ve İngilizce dil envanterini zenginleştirmek isteyenler adına faydalı bir yatırım olacaktır.


- What can we do in return for your kindness?
- Nezaketinize karşılık olarak ne yapabiliriz ?

- I bought him a drink in return for his help.
- Yardımı karşılığında ona içecek aldım.

- What does get Necip in return for all the work he's done?
- Yaptığı o kadar iş karşılığında Necip'in eline geçen ne?

- What do I get in return?
- Karşılığında ne alırım?

- He gave me this in return.
- Karşılığında bana bunu verdi.

- What does he want in return?
- Karşılığında ne istiyor?

- What do you expect in return?
- Karşılık olarak ne umuyosun?



- What will you give me in return?
- Karşılığında bana ne vereceksin?

- I can't offer you anything in return.
- Karşılığında sana hiçbir şey sunamam.

- I gave him a present in return for his favor.
- Yaptıüı iyiliğe karşılık olarak ona bir hediye takdim ettim.

- She sent me a present in return for my advice.
- Tavsiyem karşılığında bana bir hediye gönderdi.

- I took him out to dinner in return for his help.
- Yardımının karşılığında onu akşam yemeğine çıkardım.

- A present is usually given in return for one's hospitality.
- Hediye genelde birinin misafirperverliğine karşılık olarak verilir.

- I gave a bunch of roses to her in return for her hospitality.
- Konukseverliğine karşılık olarak ona bir demet gül verdim.

- He gave away his entire fortune to an old friend's daughter, and expected nothing in return.
- Bütün kaderini karşılığında hiçbir şey beklemeden eski bir arkadaşının kızına hibe etti.

14 Mart 2018 Çarşamba

İngilizce ''Persuade'' Açıklama ve Örnek Cümleler

İngilizce envanterimize iyi bir yatırım olacak ''Persuade'' fiiline göz atalım.

Persuade Someone to do something:  Birini ikna etmek, aklını çelmek ya da birini bir şey yapması için ikna etmek aklını çelmek yada razı etmek anlamlarında kullanılır.

Persuaded: Past participle formudur ve sıfata dönüşmüştür. Anlamca ise ikna edilmiş (kişi) ikna edilen anlamı kazanmıştır.

- I think I've persuaded Sezgin.
- Bence Sezgin'i ikna ettim/aklını çeldim.
! To persuade someone

- I persuaded Melis to help me.
- Melis'i bana yardım etmesi için ikna ettim.
! To Persuade someone to do something.

- I failed to persuade my father.
- Babamı ikna etmek konusunda başarısız oldum.

- I persuaded him to go to the party.
- Partiye gitmek konusunda onun aklını çeldim.

- I persuaded him to consult a doctor.
- Doktora görünmesi hususunda onu ikna ettim.


- Mehmet tried to persuade his sister to stay in İstanbul
- Mehmet İstanbul'da kalması için kız kardeşini ikna etmeye çalıştı.

- I finally stopped trying to persuade my brother to clean his room.
- En sonunda kardeşimi odasını temizlemek konusunda ikna etmeyi bıraktım.

Olumsuz formda ise, mastar fiillerde uyguladığımız ''not to'' yapısını kullanırız.

- I persuaded Şeyda not to go swimming by herself.
- Şeyda'yı yüzmeye tek başına gitmemesi konusunda ikna ettim.

- He persuaded his wife not to divorce him.
- Karısını boşanmamaya razı etti.

Benzer kullanımlarından bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz.

To sway:

- Nothing could sway his conviction.
- Hiçbir şey onun aklını çeldiremez.

To woo:

- He did all he could to try to woo my mother back.
- Annemin geri dönmeye razı etmek için elinden gelen herşeyi yaptı.

To reason with:

- I tried to reason with the customer.
- Müşteriyi ikna etmeye çalıştımç

- We tried to reason with Selin until he changed his mind.
- Fikrini değiştirene kadar Selin'i ikna etmeye çalıştık.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

13 Mart 2018 Salı

İngilizce ''Set'' Kullanımları ve Örnek Cümleler

Bu yayınımızda İngilizcede ''Set'' sözcüğüne kapsamlı bir şekilde göz atıyoruz.

Set: Bir şeyi bir yere koymak, konumlandırmak yerleştirmek anlamları taşır.

- Set a book on a table.
- Bir masanın üstüne bir kitap koy.

- Set the flowers next to the photo.
- Çiçekleri fotoğrafın yanına yerleştir/koy.

➦Bir şeyi veya bir durumu belirlenmiş bir duruma getirmek, koymak, ayarlamak.

- Set the machine in motion.
- Makineyi harekete geçirin yani çalıştırın.

➦Bir eylemin başlamasına sebep olmak.

- The noise set the dog to barking.
- Ses köpeği havlattı.

➦Düşmanca his veya eyleme sevketmek.

- A dispute set the neighbors against each other.
- Bir tartışma komşuları birbirine düşürdü.


➦Genel manada bildiğimiz ayarlamak anlamı saat, alarm, ses..

- Set the volume as high as possible
- Sesi mümkün olduğunca en yükseğe ayarla.

- Melih  set his alarm clock for 2:30.
- Melih alarmını iki buçuğa kurdu.

➦Ya da bir tarihe bir etkinlik belirlemek, ayarlamak bunların yanı sıra bir şeye fiyat, hedef belirlemek.

-  The Turkish government has set a tight budget for next year.
- Türk Hükümeti gelecek yıl için sıkı bir bütçe belirledi.

➦Bir şeye değer biçmek, değer koymak. [Set value on something]

- If you set no value on being a woman yourself, how can you expect others to?
- Eğer kendin kadın olmana bir değer atfetmeyeceksen, başkalarından bunu nasıl beklersin?

➦Örnek teşkil etmek, sağlamak, temin etmek, ortaya çıkarmak.

- If you are smoking in front of the children then you are setting them a bad example.
- Eğer çocukların karşısında sigara içiyorsan o zaman onlar için kötü örnek teşkil ediyorsun.

- A new world marathon record  set by Stephen Hawk.
- Yeni dünya maraton rekoru Stephen tarafından kırıldı.

➦Görev tayin etmek yada bir vazife için sorumlu tutulmak.

- The secret to happiness is to keep setting yourself new challenges.
- Mutluluğun sırrı kendini yeni meydan okumalara sorumlu tutmaktır.


➦Hazırlamak veya hazır olmak.

- Tom set the table for dinner while Mary cooked
- Mary yemeği pişirirken, Tom da akşam yemeği için masayı hazırladı/ayarladı.

- We are all set!
- Hepimiz hazırız.

➦Set on something: Bir şey üzerine veya bir şeyi yapmaya kararlı olmak.

- Handan is set on going to Paris.
- Handan Paris'e gitmeye kararlı.

➦Set against something: Bir şeye veya bir şeyi yapmaya karşı olmak.

- Türkey is also set against devaluation.
- Türkiye'de devalüasyona karşıdır.

➦Set your face against something: Bir şeye karşı çıkmak, muhalefet durmak, belli bir yüz ifadesi takınmak.

- Many councils have completely set their face against the idea of road humps.
- Bir çok konsey yollarda kasis uygulaması fikrine karşı çıktı.

➦Güneşin batışı veya güneşin batması:

- She watched the sun set.
- Güneşin batışını izledi.

- The sun is setting.
- Güneş batıyor.

➦Set fire to something: Bir şeyi ateşe vermek, tutuşturmak.

- Lightning set several buildings on fire.
- Yıldırım bazı binaları alevlendirdi.

➦Set up: Kurmak, oluşturmak.

- The two sides agreed to set up a commission to investigate claims.
- İki taraf iddiaları soruşturmak için bir komisyon kurmayı kabul etti.

➦Set off: Yola koyulmak.

- The mountaineers set off, paying no heed to the severe blizzard.
- Dağcılar kar fırtınasına aldırış etmeden yola koyuldular.

➦Set in: Bastırmak, başlamak.

- Winter is setting in and the population is facing food and fuel shortages.
- Kış bastırıyor ve populasyon yiyecek ve yakıt yokluğu ile yüzleşmekte.

➦Set out: Yola çıkmak başlamak.

- When setting out on a long walk, always wear suitable boots.
- Uzun bir yürüyüşe çıkarken her zaman uygun botlar giyin.

➦Set out to do something: Bir şeyi gerçekleştirmeye çalışmak, yapmayı denemek.

- We set out to find the truth behind the mystery.
- Gizemin arkasındaki gerçeği bulmaya başladık.

➨Ve daha fazlası da phrasal verb, sıfat, isim şekilleriyle var.. Bunlar kabaca gündelik yaşamda ihityaç duyulabilicek kullanımlardan bazıları. Yayınımızın sonuna içinde rastgele ''set'' sözcüğü bulunan bazı cümleler ekleyelim ve yorum olarak bu cümlelere anlam vermek sizin takdirinize kalsın.

1) Whenever I cook spaghetti noodles, I set an egg timer.
2) Lincoln set out to abolish slavery in the United States.
3) We hope to finish planting the field before the sun sets.
4) Do you think the rainy season will set in early this year?
5) He set out to do something that had never been done before.
6) The Beatles set the world on fire with their incredible music.
7) The government has set up a committee to look into the problem.
8) Why does it take them so long to set up my internet connection?
9) You ought to set an example for the others.
10) We were all set to leave when the phone rang.

4 Mart 2018 Pazar

İngilizce ''How dare you'' Ne demek?

How dare you: Meydana gelmiş bir olay veya gelişme karşısında yaşadığımız kızgınlık, şok olma veya gerginlik sebebiyle söz konusu hadisenin sorumlusu olarak düşündüğümüz kişiye karşı verdiğimiz reaksiyon veya devamına ekleyeceğimiz söze bağlı olarak reaksiyonlu ifadedir diyebiliriz. Türkçeden akranları ise, Nasıl cesaret edersin!? Bu ne cüret!? Nasıl olur da!? Bu ne cesaret!? ifadeleridir.


- How dare you pick up the phone and listen in on my conversations!
- Ne cesaretle telefonu açarsında benim konuşmalarımı dinlersin?!?!  

- How dare you say that!
- Ne cüretle bunu söylersin!?!?

- How dare you laugh at me!?!
- Ne cesaretle bana gülersin!?!

- How dare you go into my room without asking me!
- Nasıl benim odama iznim dışında giriyorsun, bu ne cesaret!

- How dare you say such a thing to me!
- Böyle bir şeyi bana ne cesaretle söylersin!

- How dare you!
- Bu ne cesaret, bu ne cürret!

Ek bilgi olarak to dare fiili zaten cesaret etmek, cüret etmek anlamındadır. 


Formül izahı gerekirse, how dare you + fiil cümlemiz diyerek yayınımızı sonlandırabiliriz. 

3 Mart 2018 Cumartesi

İngilizce ''Elucidate'' Ne demek?


Elucidate: Bir fiil olarak, elucidate, bir konuyu açıklamak, açıklığa kavuşturmak, aydınlatmak anlamlarına sahiptir. Başka bir deyişle açıklayıcı bir anlatımda bulunmak manasına gelmektedir.

- To make life easy for my math students, I go out of my way to elucidate the complex problems before each test.
- Matematik öğrencilerimin hayatını kolaylaştırmak için, her testten önce karmaşık problemleri açıklığa kavuşturmak adına izlediğim yoldan çıkıyorum.

- Since Metin had a stroke, he has been unable to elucidate his thoughts verbally.
- Metin felç geçirdiğinden bu yana düşüncelerini sözlü olarak açıklayamıyor.

- Even if you cannot read, the pictures under the words will elucidate the comic’s message.
- Okuyamazsan bile, kelimelerin altındaki resimler sana karikatürün mesajını anlatacak.

- The lawyer’s job was to elucidate his client’s innocence for the jury.
- Avukatın işi, juri karşısında vekilinin masumiyetini açıklığa kavuşturmaktı.

22 Şubat 2018 Perşembe

İngilizce Kelime Bilgisi Kazanımı [7]

Ronaldo's double helps Real Madrid to 3-1 win over PSG

Ronaldo's first was a penalty that took him to 100 Champions League goals as a Real player, cancelling out Adrien Rabiot's opener for PSG. He then struck again with the second in the 83rd minute.

Cristiano Ronaldo scored twice as Real Madrid came from behind to beat Paris St Germain 3-1 on Wednesday, with the holders roaring back to life in the Champions League last-16 first leg tie after a dismal domestic campaign.

Adrien Rabiot smashed runaway Ligue 1 leaders PSG ahead in the 33rd minute but Ronaldo levelled from the penalty spot on the stroke of halftime, scoring his 100th Champions League goal for Real to set up a pulsating second half.

Ronaldo put Real in front in the 83rd minute with a scrappy strike from close range, following a cross by Marco Asensio, who made an impressive cameo appearance off the bench.

Brazilian left back Marcelo further stretched the lead in the 86th, giving PSG a tough task in the second leg at the Parc des Princes on March 6.

Source Reuters


To win over: Kazanmak.
Double: Duble (çift)
To take someone to somewhere: Birini bir yere taşımak götürmek.
Champions League: Şampiyonlar Ligi.
Goal: Gol.
As a: olarak.
Real player: Real Madrid oyuncusu.
To cancel out: İptal etmek.
Opener: Açan kimse. (gol perdesini)
To struck: Vurmak.
To score: Skor yapmak. (gol atmak)
Twice: İki kez.
To come from behind: Arkadan gelmek.
To beat: Yenmek, Vurmak, pataklamak.
Holder: Tutan şey, tutucu, sahip
Roaring: Gürleme, kükreme
First leg: İlk ayak
Dismal: Sıkıntı veren, kasvetli.
Domestic: Yerel, İç
Campaign: Sefer, kampanya, mücadele.
Smash: Kırıp dökmek, paramparça yapmak
Runaway: Kaçak, firari, sızıntı, kolay zafer.
Ahead: İleride, ileriye.
To level: Eşit seviyeye getirmek, düzgünleştirmek.
Penalty Spot: Penaltı noktası.
Stroke: Vuruş.
Pulsating: Heyecanlı, sarsmalı.
Scrappy: Bölük pörçük, derme çatma, yarım yamalak.
Close range: Yakın mesafe.
Cross: Futbolda kros koşusu.
Impressive: Etkileyici
Cameo: Sinemada yönetmenin filmde kendini kısa bir süre göstermesidir.
Bench: Yedek kulübesi, banki sıra.
Left back: Sol bek
Stretch: Uzanmak, gerinmek, uzamak.
Lead: Başta olma, önde bulunma, öncü, liderlik.
Tough task: Sıkı görev.

➥ Bazı fiillere veya kelimelere anlam verme aşamasında, parça bütününü, konseptini göze alarak kelimelere anlam vermek gerekmektedir. Bu metinde kelimeler, parça bütününe uygun düşen anlamlarından seçimler yapılarak servis edilmiştir. Çünkü bir fiilin birden fazla anlama gelmiş olduğu gerçeği vardır..


Kelime ve kavramların anlamlarına da göz gezdirdikten sonra, metni tekrar okuyun parçayı, olayı kafanızda imajine edin ve İngilizce kelime dağarcığınıza yaptığınız yatırımın tadını çıkarın.. Yorum olarakta çeviri cümlelerinizi bizimle paylaşmayı unutmayın.

21 Şubat 2018 Çarşamba

İngilizce ''As to'' & ''So as to'' Ne demek?

Bir edat olarak karşımıza çıkan ''As to'' kavramı Türkçe karşılık aradığımızda, ilişkin, -e gelince, konusunda, hakkında, istinaden, dair, -e ilişkin olarak, göre, ise.. gibi sonuçlara ulaşırız. Ek olarak benzer anlamlıları karşımıza ''about/concerning/related'' şeklinde de çıkar.

- There are some doubts as to her offer.

- Teklifi konusunda bazı şüpheler var.

- I can’t answer questions as to how much money workers are being paid.

- İşçilere ne kadar ödendiği konusundaki sorulara cevap veremem.

- As to where we'll get the money from, we'll talk about that later.

- Parayı nereden alacağımız konusuna gelince, bunu sonra konuşacağız.

- As to your earlier question, I don't think I know the answer.

- Daha önceki sorunuza gelince, cevabı bildiğimi zannetmiyorum.

- Sort those as to size and color.  
- Bunları boyutuna ve rengine göre sıralayın.

- I'm in a quandary as to how to deal with the problem.

- Sorunun nasıl çözüleceği hususunda ikilemdeyim.

- We are puzzled as to how it happened.
- Bunun nasıl olduğu konusunda şaşkın bir haldeyiz.


So as to: Amacıyla, maksadıyla, üzere, için, diye, -mek için anlamları için kullanılır. Kısa yoldan kavranması için pek bildiğimiz eşanlamlısı ''in order to'' kullanımıdır. Yani bir amaç durumundan bahsetmiş oluyoruz.

- She had put her hair up so as to look older.
- Daha yaşlı görünmek için saçlarını topladı.

- I will go to the cinema so as to watch new movie.
- Yeni filmi izlemek için sinemaya gideceğim.

- They made many plans so as to catch the robber.
- Soyguncuyu yakalamak için bir sürü plan yaptılar.

- I will do my best so as to teach you English.
- Sana İngilizce öğretmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım.

Sorularınızı yorum kısmında paylaşabilirsiniz.

''No Longer-Any Longer'' Açıklama ve Örnek Cümleler

Değerli takipçilerimiz, No longer/Any longer/Not Any longer ve Any more şeklindeki zaman zarfları tamamiyle aynı manayı taşımaktadır. Anlam ...